Dualara rağmen zulümlerin bitmemesi nedendir?!.

YORUM | Prof. Dr. OSMAN ŞAHİN

İstediğimiz sonuçlar ortaya çıkmadığında, meydana gelen teessür ve kızgınlıkla bu işe sebebiyet verenler hakkında sürekli tenkitler, çözüme yönelik olmayan ve daha çok deşarj olarak ifade edilebilecek dedikodular, olayla ilgisi olmayan ve bir fayda sağlamaktan da uzak olan kişilerin şahsi hayatlarını çekiştirmeler ve dolayısıyla gıybetler yapılabilmektedir.

Bütün bunlar, mazlumları önceki yazıya konu olan “Şurası muhakkak ki, kişi, bir surette zulüm yapar. Zulme uğrayan da ona kötü sözler söylemeye başlar. Bu sözleriyle zâlimin derecesini düşürür. Öyle düşürür ki hakkını eksiksiz alır, daha da devam ederse, zâlim ondan faziletli duruma çıkar” hadis-i şerifinde bahsedilen haklı iken haksız konumuna düşürmektedir.

Halbuki mazlumun duasının müstecab olduğu, mazlumun ahının arşa dayandığı bilinen bir gerçektir. O zaman bu dualara ve yalvarmalara icabet edilmesini istiyorsak, bu sırra uygun hareket etmeye ihtiyaç vardır.

Fethullah Gülen Hocaefendi “Gayretullah’a Dokunacak Yumruğu Kulak Çekerek Savmak da Şefkattir” başlıklı Herkül Nağme’de konunun çok farklı bir boyutuna dikkat çekmektedirler: “Size kötülük yapan insanları, bütün bütün serazat ve “her şeyi yapabilirsiniz” şeklinde de bırakmamalı. Onları bu halleriyle, en küçük bir mukabeleyle dahi mukabelede bulunmadan, o problemleriyle baş başa bırakırsanız, mukabelede bulunan bulunur onlara. İşte, önce anlatılanlar nasıl bir şefkatse, bu da yine sizin şefkat telakkînize aykırıdır. Bir zat, çeşmenin başında kovasını doldururken, sonradan gelip atını/katırını sulamak isteyen bir başkası ona haksız yere bir tokat aşk etmiş. Mazlum insan, belki gözyaşları içinde kovasını yarım doldurmuş ve hüzünle Pirinin yanına gelmiş. Onun halini görüp hadiseyi öğrenen Hazret, heyecanla “Aman” demiş, “Derhal oraya git ve o zata bir mukabelede bulun!” Mazlum, koştura koştura çeşmenin başına varmış. Fakat, bir de ne görsün; bineği bir tekmeyle sahibini yere sermiş, adam kıvranıp duruyor.

Şefkatin bir müsbet yanı vardır; o, mesleğimizin de bir esası olduğu üzere doğrudan doğruya herkese ve her varlığa merhamettir…Şefkatin izâfi ya da negatif diyebileceğimiz bir yanı/çeşidi daha vardır: Birisi size bir yumruk vurdu. İmkanı varsa, parmağınızın ucuyla hafif dokunun ona.. ta mesele “gayretullah”a dayanıp da bulacağını Allah’tan bulmasın. İşte ehl-i imanın anlatılan menkıbedeki akıbete maruz kalmaması için haksız yere yumruk vuran mü’minin hiç olmazsa kulağını çekmek de şefkatin ayrı bir derinliğidir. Zira, zulmeden mü’mine tırnak ucuyla olsun dokunulmazsa, onun başına mutlaka “gayretullah”ın tokadı iner; bunu da şefkatliler hiç istemezler.”

O zaman, burada anlatılanlardan şöyle bir sonuç da çıkarılabilir; zülüm yapanlardan bir an once kurtulmak istiyorsak, onların gıybetlerini yapmak, faydasız dedikodularla hizmetimizden geri kalmak gibi, Kur’an’i ve Nebevi Üslup’a uygun olmayan davranışlardan uzak durmamız gerekmektedir. Zalimlerle olan mücadelemizde kendimiz olarak hareket edecek, uslüptan taviz vermeyecek, peygamberler ve varislerinin bize tâlim ettikleri metodlarla hareket edecek ve neticeleri yaratacak olanın O olduğunun şuuruyla, dualarla dergah-ı İlahiye’ye sürekli başvuracağız. Ayrıca, bize musallat olan zalimler ve onların zülümlerinin asıl sebebinin kendi kusurlarımız ve eksikliklerimiz olduğunu da unutmadan, asıl kendimizin ıslahı ile uğraşıp, günahlarımızın affının peşinde olmamız gerekmektedir.

Sebebleri yerine getirdikten sonra duaya sarılmayı unutabiliyoruz/ihmal edebiliyoruz…

Hz. Yunus (as) kıssasını anlattığı Birinci Lem’a’da hayırlı neticelere ulaşmak için önemli olan bir sır ele alınmaktadır. Ayet-i kerimede (21/87) geçen “Sen’den başka ilâh yoktur. Sen, her türlü kusurdan, eksiklikten, eşi-ortağı bulunmaktan mutlak münezzehsin. Ben, gerçekten kendine yazık edenlerden oldum!” münâcâtının, Hz. Yunus’a (as) kurtuluş vesilesi olmasındaki sırrı, Hazreti Pîr şu şekilde ifade etmektedirler: “O vaziyette esbab bilkülliye sukût etti. Çünkü o hâlde ona necat verecek öyle bir Zât lâzım ki; hükmü hem balığa, hem denize, hem geceye, hem cevv-i semâya geçebilsin… Demek esbâbın tesiri yok. Müsebbibü’l-esbab’dan başka bir melce’ olamadığını aynelyakîn gördüğünden, sırr-ı ehadiyet, nur-u tevhid içinde inkişâf ettiği için şu münâcât birdenbire geceyi, denizi ve hûtu musahhar etmiştir.”

Bu münâcâttaki sır çok büyük bir öneme sahiptir ve büyük zatların virdlerinde belaların ref’i ve def’i için istimal edilen münâcâtların başında gelmektedir. Üstad Hazretleri de Birinci Lem’a’yı buna tahsis etmişlerdir. Hocaefendi’de benzer şekilde bir çok sohbetlerinde bu münâcâtın üzerinde durmaktadırlar.

Bu dua ve münâcâtta çok ileri seviyede bir tevhid dersi bulunmaktadır. İnsan, Allah (cc) karşısındaki konumunu idrak ederek, her şeyin O’ndan olduğunun şuuruna vararak, sadece O’ndan istemelidir. Buna uygun hareket edildiğinde ise Allah’tan (cc) gelecek çok büyük lütüflara ve bereketlere mazhar olunmaktadır.

Bizlerin sürekli bir kulağımız ve bir gözümüz Türkiye’de olup biten hadiseleri takipte, acaba gerçekleşen hangi hadise ile bu zalimlerin ve zülümlerin sonu gelecek diye arayış içerisindeyiz. Zalimlerin, tiranların ve onlara muhalif olanlarla ilgili konuşmaların, olayların ve haberlerin peşini bırakmıyoruz.  Bunlar bir taraftan, enerjimizi tüketerek ümitlerimizi sarsarken, diğer taraftan sebeblere bağlanmaktan bir türlü kurtulamamıza, tamamen her şeyiyle Müsebbibü’l- Esbab’a (cc) yönelemememize yol açmaktadırlar. Maalesef, gizli şirklerden tamamen sıyrılarak hakiki tevhide ulaşmada arzu edilen kıvam bir türlü ortaya konamamaktadır.

Bu durum aynı zamanda bulunduğumuz yeni coğrafyalara entegre olmamızı da engellemektedir. Bazılarımız itibarıyla “süreç bitse de, Türkiye’de daha önce sahip olduğumuz imkanlara ve konforlara tekrar sahip olsak” düşüncesinden kendimizi alamadığımızdan, bulunduğumuz yerlerdeki işlere ve hizmetlere konsantre olamıyoruz.

Hocamızın ısrarla dile getirdikleri gibi, iman hakikatlerini daha çok mütalaa etmeye, müzakereye ve hayatımızı bu hakikatlere uygun olarak daha ciddi kurgulamaya şiddetli bir ihtiyaç vardır. Bir kere daha temel kaynaklarımızı, Risaleleri ve Pırlanta serisini derinlemesine okumamız gerekmektedir. Aksi takdirde, günümüzdeki hadiseleri doğru okuyamayacak, Murad-ı İlahi’yi anlayıp gereğince hareket edemeyecek ve yaşanan hadiselerin şoklarından ve bunların neticesi olarak da savrulmalardan kendimizi kurtaramayacak ve bir türlü sahil-i selamete çıkamayacağız.

Hocaefendi, gerekli kıvam ve seviye sergileneceği ana kadar fereç ve mahreç (kurtuluş ve çıkış vesileleleri) elde edilemeyeceğine “Belki Bir Gün Biz de Dirileceğiz” başlıklı bir Sızıntı yazısında temas etmektedirler: “Bu bazen, diriliş bekleyen kimsenin henüz tam kıvamına ulaşamayışından, ulaşıp bütün enerjisini kendi ruhunun âbidesini ikameye teksif edemeyişinden kaynaklanır; bazen de üzerine lâzım olmayan şeylerle meşgul olup dağınıklığa düştüğünden konunun vetireye farklı düşmesine sebebiyet vermiş olabilir. Aslında dirilip kendimiz olmamız bir ilâhî atiyye ise –ki öyledir- henüz o atiyyeyi taşıyacak güce ulaşamadan verildiği takdirde, kadri bilinemeyeceği için gelmesiyle gitmesi bir olacak ve telafisi çok daha güç yeni bir kısım mahrumiyetlerin yaşanmasına sebebiyet verecektir. Bazen de, bu diriliş erleri, şöyle-böyle belli bir kısım dünyevî beklentiler içine girip gönüllerini makam, mansıp, pâye, ikbâl düşüncelerinden arındırıp tam bir hasbîlik ortaya koyamayabilirler; bu açıdan da böyleleri bütün bütün ağyâr mülâhazasından sıyrılıp hâlisâne bir teveccühle O’na yönelecekleri âna kadar diriliş nefhasını da elde edemeyebilirler.”

Sebeplere tam olarak riayet ettikten sonra, bize düşen, Allah’a (cc) yönelip dua ederek neticeyi O’ndan istemek olmalıdır. Fiili dua yapıldıktan sonra, kavli olarak bu duamıza icabet etmesini Cenab-ı Hak’tan (cc) istemek ve neticeyi halk etmenin tamamen O’na ait olduğu şuuruyla hareket etmek halis tevhidin ve şirkten uzak durmanın gerektirdiği bir haldir. Zaten, “De ki: “Duanız olmazsa Rabbim size ne diye değer versin ki?”” (25/77) ayet-i kerimesi de, bu hakikatı bize ihtar etmiyor mu?

Maddi sebepler yerine getirildikten sonra, neticeyi halk etmenin Allah’a ait olduğunun şuurunda olmanın gereği olan dua etmenin hakkının verilmemesi, arzu edilen neticelerin gerçekleşmemesinin de etkisiyle dedikodu ve gıybet yapılması, atf-ı cürümlerde bulunulması, Allah’ın (cc) takdirlerine razı olunmaması ve bu menfiliklerin enerjileri tüketmesi ve mesaileri doldurmasından dolayı yapılması gereken hayati hizmetlerin ihmal edilmesi gibi haller, mazlumu haklı olan davasında haksız duruma düşürecek  ve bu da maddi ve manevi yapılan dualara icabet edilmesinin önünü kesecektir.

Please publish modules in offcanvas position.