İki lüks yaşam arasında toplum

YORUM | UĞUR TEZCAN

Bugünlerde sosyal medya hesaplarında sıklıkla karşılaştığımız bir atışma var. Buna iki zıt kutbun lüks yaşam özentisi üzerinden birbiriyle çatışması da diyebilirsiniz. AK Partili çevrelerden bazı insanların son derece lüks villalarda, yatlarda veya lokallerde gerçekleştirdikleri aşırı lüks gösterisi diyebileceğiniz eğlencelerine ait videolar paylaşılıp duruldu.

Elbette videolarda gördüğünüz tiplerin süslü, türbanlı kişiler olmaları başörtüsüne karşı hep alerjisi olmuş olan kesimleri hazımsızlığını daha da artırıyor. Bu nedenle de, AK Partiden haz etmeyen bir çok kesimden insan bu videoları çeşitli şekillerde eleştirdiler ve bu tür yaşam tarzına saldırdılar. Bunun üzerinden çok geçmeden bu sefer de İşçi Partili bir vekilin kızının benzer şekilde lüks ve israfa kaçan eğlence tertibine dair videolar piyasaya girdi. Bu sefer de AK Partili kesimlerden videoya tepkiler geldi.

Birbirlerine saldırı şekilleri son derece kısır tartışmalar düzleminde ilerliyor elbette. Bunların tamamen önyargılardan ve mahalle hizipçiliğinden beslenen boş tepkiler mahiyetinde olduğunu da not etmek lazım. Sonuçta Türkiye’desiniz ve olaylara bakış açınızın etiketler üzerinden şekillenmesi ve dar kalıplar dışına çıkamaması son derece normal.

Seküler kesim her zaman için karşı tarafa garez duydu ve onlara hiç bir şeyi yakıştıramadı. Karşı taraf da ‘sen asıl kendine bak!’ şeklindeki basit yaklaşımlar dışında pek bir söylem geliştiremedi. Sonuçta, Erdoğan ve şürekasının lüks Saray’ına, aşırı harcamalarına, Emine Erdoğan’ın son derece pahalı çantasına bile ‘’onlar İslam’ı temsil ediyorlar, elbette alacaklar’’ veya ‘’itibarda tasarruf olmaz!’’ diyerek liderlerinin her türlü müsrifliğine vicdani bir kılıf geçirmeye alıştırılmış bir kesim bu nihayetinde. Hatta daha eski Refah Partisi dönemlerinde bile birtakım insanlar, ‘hep onlar mı yiyecek biraz da biz yiyelim’ şeklinde söylemler üretebiliyorlardı. Bu anlayış sonraları öyle bir noktaya geldi ki, 17-25 Aralık döneminin hemen akabindeki seçimler öncesinde, ‘’çalıyor, ama çalışıyor!’’ anlayışını bile içselleştirebildi bu kesim. İşte böyle bir anlayış etrafında, çıkarları ve kazanımları için her türlü çirkefliği yapabilecek, bir anda zengin olma hırsıyla dolu olan binlerce çakalın toplanmış olması son derece normal bir gelişme idi ve oldu da! Nihayetinde Türkiye artık bu tür insanların gittikçe çoğaldığı, yine bu tür insanların saygı ve itibar gördüğü bir çakallar ve tilkiler diyarı, bir ‘Yavuz Hırsızlar Cenneti’dir. Bir çok insan için sorun; kısa yoldan zengin olma yöntemlerinin ilkesizliği ve ahlaksızlığı değil, bunu karşı gruptan birinin yapabiliyor olmasıdır ve kendilerine ne zaman sıranın geleceği şeklindeki beklentinin verdiği strestir. Bu tür gayretlerin ve politikaların geçer akçe bir norm olmuş olması ve günümüz toplumunun itici bir dinamiği ve önemli bir motivasyon kaynağı haline gelmiş olması büyük bir toplumsal sorundur. Bu zehir artık toplumun bünyesini (idrakini ve vicdanını) felç haline getirmiş durumdadır.  

Karşı caddeye geçelim: Lüks ve israfa dayalı yaşam tarzı karşı mahallede de hep varolan bir yaşam tarzı idi. AK Partili çevrelerin iştahlarını kabartan kolay ve hızlı yoldan zenginleşme yöntemleri, aynı kaynakları zamanında ellerinde tutan kesimlerce de rağbet görüyordu. Bunlar buzdağlarının tepesi misalinde olduğu gibi gazete ve mecmualara biraz yansıyordu; ancak suyun altındaki kısımları toplumun fazlaca gözüne sokulmuyordu.

Benim çevremden de bir çok insan kendi ‘Müslüman’ mahallemizden çıktıkları için AK partili çevrelerin bu aşırı gösteriş şovlarına ve israfa dayalı lüks yaşamlarına tepkiler verdiler: Lüks Saraylar, şatafatlı ve israfa dayalı eğlenceler, havuzlu villalar, lüks araba koleksiyonları, 5-10 yerden alınan maaşlar, devlet ödemesi garantili rant kazanımları, lüks yatlar ve yurtdışı gezileri…

Haklı oldukları eleştiri noktası; bu insanların bir yandan ‘’Ömer’in hırkası, Peygamberin yamalı elbisesi’’ gibi fakirlik ve sadelik belirten söylemler üzerinden siyaset cambazlığı yaparken diğer yandan da kendilerini ve kendilerine ait bazı çevreleri çok kısa bir sürede aşırı derecede zenginleştirmeleri idi. Bunu yaparken de hedef tahtasına koydukları ve kendi hırsızlıklarına engel olarak gördükleri masum insanları ‘’paralel devlet’’, ‘’terörist’’ gibi yaftalamalarla etkisiz hale getirmeleri de kendilerine karşı duyulan öfkeyi artırdı. Bu, münafıkane bir yaklaşım olarak algılandı.

Kendilerini ‘’emekçi’’ olan lanse eden insanların lükse ve israfa kaçan yaşamları da, ‘’Peygamberin fakir hayatına’’ referanslar vererek oy devşiren ama sonradan usülsüzce ve hızlıca zenginleşen gösteriş meraklısı, şımarık bir neslin yetişiyor olması da toplumun değişik kesimlerinde rahatsızlık uyandırıyor. Muhalefetin ve arkasındaki liberal, sol, Kemalist, seküler çevrelerin aslında tüm bu gelişmelere zımmen destek vermesi bu yazıda çizilen ‘sosyolojik çöküş’ resmine tam olarak uymaktadır.

Her iki kesim de yıllardır gerçek manada halkın ihtiyaçlarına ve ülkenin fakirliğine yönelik verimli politikalar üretmekten aciz kaldılar. Hep ‘’halka hizmet’’ dediler ancak insana ve topluma hizmet yerine o halkın omuzlarına basarak kendilerine makam, itibar ve güç devşirmeye ve hızlıca zenginleşme hedeflerine odaklandılar. Beni asıl üzen gerçekse; bu iki zıt kutbun, sosyal yaşamları ve birbirlerine karşı ürettikleri önyargılar üzerinden tabanlarını birbirlerine karşı kinle beslerken el altından bir çok konuda ortaklıklar yapmış olmalarıdır. 

Filler siyaset sahnesinde tepiniyormuş gibi rol keserlerken aslında ortak çıkarlar noktasında birbirlerine hep destek oldular. Sistemlerinin devamı adına da etraflarına topladıkları tilkileri ve çakalları da hep koruyup kolladılar. Son seçimler öncesinde AK Partinin yolsuzlukları üzerinden oy toplayan CHP’nin bugün büyük şehir belediye başkanlıklarını aldığı halde yolsuzluk dosyalarını açmıyor olması, yine genel muhalefetin AKP ve Erdoğan aleyhinde ortaya dökülen yüzlerce delil ve suç isnadının üzerine gitmemesi ve ‘delilleri’ adaletin önüne çıkarmıyor olması, üzerinde derince düşünülmesi gereken önemli hususlardır ve büyük bir sosyo-politik vak’adır. AK Partinin, kendisini rejimin koruyucusu olarak gören seküler-Kemalist-Ulusalcı kesimden bazı insanları maddi ve ideolojik yönlerden beslemeden bu kadar rahat bir şekilde yolsuzluklar ve usülsüzlükler yapabileceğini düşünmek zaten hatalı olur.

Bu çıkar dengeleri kendi düzleminde akıp giderken, kendilerine ‘’asgari ücret neyinize yetmiyor!’’ denilerek hitap edilen kesimler koyun sürüsü sessizliğinde kaderlerine razı oluyorlar. Hep onların çocukları ya şehit oluyor ya da bir yerde bir eylemde katlediliyor! Onlar mağdur olup fakirlik içinde yaşarken kendilerinden ümit bekledikleri liderlerin ise ‘’itibarlarına’’ helal getirmemeye, onların artık rayından çıkmış ve devlet-rant aygıtlarını kullanarak açıktan yürüttükleri yolsuzluklarına ses etmiyorlar. O liderler hoyratça üzerlerinde tepinirlerken, onların kanlarını emerlerken ve doymak bilmez bir iştahla kursaklarını doldururlarken, o mağdur insanlar hep arada kalıp ezildiklerini, hep kendi çocuklarının mağduriyetler yaşadığını, kendi geleceklerinin karartıldığını ve ümitlerinin esaret altına alındığını göremiyorlar. Hatta daha da ileri gidersek; kendi evlatlarını onların ürettikleri sahte hamasetlerin ve ateşli propaganların tehlikeli sularına gönüllü bir şekilde kurban ediyorlar.

Aynı milletin; işte bu çıkar ağına çomar sokan ve kendisini o girdaptan kurtarmaya çalışan masum insanları ötelemeyi ve itelemeyi seçmiş olması da bu bağlamda toplumsal bir intihar niteliğindedir. Yavuz hırsızlar her sahada utanmadan ve yılmadan büyük bir aç gözlülükle at koştururken toplum, onların önüne geçen evlatlarını o hırsızlara harcatmış ve yavuz hırsızların iştahını daha da kabartmıştır. Bu nedenle de sıfatları Kur’an’da da geçen; ‘bu zenginlikle azmış, şımarmış’ kesimlerin önlerinde artık hiç bir engel kalmadığı için de bu yol artık geri dönüşü çok zor olan bir yoldur.  Bu kesimler birbirlerine düşüp veya ülkeyi batağa saplamayıp kaçtıklarında bile bunun tüm zorluğunu o toplum çekecek, tüm hasarlarını yine o toplum üstlenmek zorunda kalacaktır. Kendi toprağında o ‘iki lüks yaşam’ arasında ezilmiş olan toplum, o ‘iki lüks yaşamın’ temsilcileri başka diyarlara kaçtıklarında arkalarında bıraktıkları ahlaki ve ekonomik enkazın altında kalacaktır. O toplumsal kader treninin, hakikat duvarlarına toslamadan durmak dışında pek bir çaresi de yoktur aslında!

Hepimiz bu serüvenin sonunu merakla beklemekteyiz!