Geçmiş sorgulanmalı mı, ibret mi alınmalı?

YORUM | Prof. Dr. OSMAN ŞAHİN

Hocaefendi’nin süreçte yaşananlar hakkında kullandığı “yolun kaderi” yaklaşımı önceki yazılarda ele alınan  kadere iman bakış açısının bir diğer ifade şeklidir. Bazı insanlar, hadiseleri yorumlarken kullanılan yolun kaderi yaklaşımından her nedense rahatsız olmaktadırlar.

Bu rahatsızlığın sebebi de kader ve cüz-i irade hakikatlerinin yeterince doğru anlaşılamamasından kaynaklanmaktadır. Önceki yazılarda yaşananların yolun kaderi olmasının bunlara sebebiyet verenleri sorumluluktan kurtarmadığı, geçmişin muhasebesinin yapılarak tekrar aynı yanlışlara düşülmemesi ve geleceğe ait plan ve programların daha isabetli olması gerektiği üzerinde durulmuştu. Ayrıca yaşananlar sebebiyle atf-ı cürümlere girilmemesi ve uhuvvet, vifak ve ittifakın korunması adına kader hakikatından nasıl istifade edilmesi gerektiği ele alınmıştır.

Hak yolun yolcuları her zaman böyle imtihanlara maruz kalmışlardır. Bu bir adet-i ilahidir. Peygamberlerin ve onlardan sonra gelenlerin hayatlarına baktığımızda, bu değişmez kanun-u ilahiyi her zaman görmek mümkündür.  Bamtelleri’nde Hocaefendi bu noktayı örnekleri ile açıklamaktadır.

Bediüzzaman Hazretleri’nin önceki yazılara aldığımız ifadelerin satır aralarında da bu hakikate işaretler vardır. İhtiyarlar risalesinde de bunun bir örneğini görmek mümkündür: “Hem kalbime geldi ki, madem İmam-ı Âzam gibi eâzım-ı müçtehidîn hapis çekmiş ve İmam-ı Ahmed ibni Hanbel gibi bir mücahid-i ekber, Kur’ân’ın bir tek meselesi için hapiste pek çok azap verilmiş ve şekvâ etmeyerek, kemâl-i sabırla sebat edip o meselelerde sükût etmemiş. Ve pek çok imamlar ve allâmeler, sizlerden pek çok ziyade azap verildiği halde, kemâl-i sabır içinde şükredip sarsılmamışlar.”

Hocaefendi aynı hususa “Yangın, İmtihan ve Yardım” başlıklı bamtelinde şu şekilde vurgu yapmaktadırlar: “Olup biten şeyleri “yolun kaderi” olarak görmek lazım. Bu, zulmü alkışlamak veya zâlimi alkışlamak, zulme “Evet!” demek değildir… “Bu yolun kaderi!..” Enbiyâ-i ızâm, aynı şeylere maruz kalmış, hep dikenli tarlalarda gezmişler; ayaklarının kanamadığı ân olmamış, ızdırap çekmedikleri tek dakika olmamış. En-bi-yâ-ı ı-zâm… Allah’ın seçkin kulları, hususi seçip insanları irşad için vazifelendirdiği en şerefli insanlar… Herkes bunun böyle olduğunu bilmeli. Bu peygamberler yolu, Peygamberler güzergâhı; yolun kaderi de bu, bunlar çekilecek.”

Bunun böyle olduğu,  Allah Rasûlü’nün (sav) şu beyanında da net olarak görülmektedir: “Belânın en şiddetlisi Peygamberlere, sonra Hakk’ın makbulü velilere ve derecesine göre diğer mü’minlere gelir.” Çünkü Hocaefendi’nin ifadesiyle “İnsanların ebedî nimetlerden nasipleri, Hak yolunda çektikleri meşakkat ve çile nispetinde olacaktır; âhiretteki mükâfatın büyüklüğü ölçüsünde burada bir kısım zorlukların yaşanması normaldir.”

Hâdiselerin çehresindeki kaderî yazıları okumaya çalışmak, düşünmek ve ondan mesajlar çıkarmak gerekmektedir…

Hocaefendi, bu hadiselere karşı nasıl bir tavır sergilenmesi gerektiğini Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sav) “Sükûtu tefekkür, bakışı ibret ve konuşması da hikmet olan kurtulmuştur.” beyanına bina ederek şu şekilde açıklamaktadırlar: “İnanan bir insan, eşya ve hâdiseleri ibret nazarıyla süzmeli, konuşmadan önce durup tefekkür etmeli ve dile geldiği zaman da hep hikmet incileri döktürmelidir. Aslında, hikmet tefekkürün bağrında gelişir; tefekkür de sükut serasında olgunlaşır. Dolayısıyla, bir bela ve musibet isabet edince yapılması gereken, iradî olarak susmak, hâdisenin çehresindeki kaderî yazıları okumaya çalışmak, düşünmek, ondan mesajlar çıkarmak, sonra kulluk âdâbına uygun şekilde konuşmak ve mutlaka sabırlı davranmaktır.”

Arz-ı hal ve vakayı rapor maksadından uzaklaşıp Allah’ı (cc) kullarına şikâyet etmemek…

Burada önemli olan kadere taş atmama ve ondan şikayette bulunmamadır. Allah Rasûlü’nün (sav) Taif dönüşü halini Allah’a (cc) arzederken söylediği sözler insanın başına gelen belalardan sonra nasıl bir tavır sergilemesi gerektiği ile ilgili çok güzel bir örnekdir: “Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin; benim de Rabbimsin.. beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa, işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musibet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftâr yahut hoşnutsuzluğuna düçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Vechine sığınırım; Sen razı olasıya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sendedir.”

Hocaefendi ayrıca “Kalb İbresi” kitabında “Kadere taş atma!..” başlıklı yazısında bu mevzuyu çok enfes bir şekilde ele almaktadırlar. Bu yazıda, Nebiler Serveri’nin (sav) kendi muhasebesini yaparken dile getirdiği bu ifadelerin lazımî mânâsıyla ele alınamayacağını, fakat, O’nun tevazu, mahviyet ve kulluk edebine riayet gibi hasletlerini hesaba katarak meseleye baktığımızda, nefsini yerden yere vurduğunu, meseleyi –hâşâ ve kellâ– kendi yetersizliğine bağladığını ve Cenâb-ı Hakk’ın inayetine, vekâletine, kilâetine sığındığını ve şayet, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in bu sözlerinden ibret alacaksak, kendi hesabımıza şu mânâları çıkarabileceğimiz ifade edilmektedir: “Rabbimiz, şu anda, bize yüklediğin misyon itibarıyla yerimizi doldurmuyoruz. Zayıfız, güçsüzüz ve halk nazarında da hor hakîriz. Söz ve davranışlarımız tutarsız, hemen her yaptığımız yanlış; âdeta birer hatalar heykeliyiz. Eğer, Sen bize inayet etmezsen, şerrin ta kendisiyiz. Hâlimizi Sana şikâyet ediyor ve bizi ıslah eylemeni diliyoruz. Tamir et bizi Rabbimiz!..”

Hocaefendi aynı yazıda atf-ı cürümlerde bulunmayla baş edilmesinde cüz-i ihtiyari sırrının nasıl kullanılacağı ile ilgili ise şöyle demektedirler: “Her türlü olumsuzluğu, ister sebepler açısından, isterse de Allah ile münasebetlerimiz zaviyesinden kendi hatalarımıza bağlamamız ve kendi kusurlarımıza vermemiz lazımdır. Zira, bu mülâhaza, kadere taş atmamıza mâni olur; üslup itibarıyla, –hâşâ ve kella– Allah’a suç isnat etmemizin ve dışta suçlu aramamızın da önüne geçer. Her musibet karşısında bu duygu ve düşünceyi esas almamız bizi birer tedbir ve dikkat insanı hâline getirir.”

Hâlis bir niyetle yapılan muhasebe, geçmişi sorgulamak değildir; maziden ibret almaktır…

Hocaefendi hiç farkına varmadan arz-ı hal ve vakayı rapor maksadından uzaklaşıp Cenâb-ı Hakk’ı kullarına şikâyet etmiş olmamak için geçmişi sorgulamaktan ziyade maziden ibret alınması gerektiğiyle ilgili aynı yazıda önemli tesbitler yapmaktadırlar: “Arz-ı hal ve vakayı rapor, hususiyle bütün bir heyeti alâkadâr eden meselelerde, işte böyle bir mülâhazayla çok faydalı ve önemli olabilir. Şahs-ı mânevînin bir ferdi diğer arkadaşlarına, “Başımızda şöyle bir musibet var. Acaba bu hangi mesâvîmize terettüp eden bir derttir? Hele gelin şurada bir saat istiğfar edelim; yeniden Allah’a müteveccih olup iman tazeleyelim. Galiba, bazı sebeplerde müşterek olarak kusurlar ettik; onları telafi etmenin bir yoluna bakalım. Sebepler dairesinde yaşıyoruz; esbab, izzet ve azametin perdesidir, Cenâb-ı Hak çok defa icraât-ı sübhaniyesini onlar vesilesiyle ortaya koymaktadır.  Öyleyse, hangi sebepte kusurlu davrandığımızı belirleyelim ve hiç olmazsa bundan sonra aynı hatayı işlemeyelim!” diyerek kendisiyle beraber bütün heyeti muhasebe ve murakabeye çağırabilir.

Aynı zamanda, böyle hâlis bir niyetle yapılan muhasebe, geçmişi sorgulamak da değildir; maziden ibret almaktır. Bu itibarla, hata ve kusurları telafi etmek, geçmişten ibret almak ve ona göre geleceğe dair planlar yapmak, projeler oluşturmak kasdıyla arz-ı hal ve vakayı rapor usûlüne başvurulabilir.”

Hocaefendi, kadere taş atmamak, üslup itibarıyla, –hâşâ ve kella– Allah’a suç isnat etmemizin ve dışta suçlu aramamızın önüne geçmek için her türlü olumsuzluğu kendi hatalarımıza ve kusurlarımıza vermemiz dışında bir diğer prensip daha ortaya koymaktadırlar.  Geçmişde yaşanan hadiseler ele alınırken asıl amaç sorgulamak yani suçlu aramak, vahdeti, uhuvveti ve ihlası kıracak atf-ı cürümlerde bulunmak şeklinde olmamalıdır. Bunun yerine hata ve kusurları telafi edebilmek, geçmişten ibret almak ve bu yapılan geçmişin muhasebesinden hareketle geleceğe dair daha isabetli planlar ve projeler yapmak amacına yönelik durum tesbiti ve olayların raporlanması şeklinde olmalıdır.  Uhut’ta yaşanan felaketlerden sonra Allah Rasûlü’nün (sav) ashabına karşı muamelesine ve bu muamelenin Kur’an’da medh edilmesine baktığımızda, bu tarz hadiselere bu şekilde yaklaşmanın nebevî usule de tamamen uygun olduğu görülebilecektir.

Please publish modules in offcanvas position.