Demokrasi cephesi

En çok merak ettiğim şeylerden biri, Türkiye’de bugünkü rejime neden aydınların önemli bir bölümünün eleştiri getirmediği meselesi. Sanıyorum asgari müştereklerde ortaklık konusunda ciddi bir sorun yaşıyor Türkiye. Değerler evreninde uçurum büyük. Farklı toplum kesimleri farklı değerlere inanıyor. Hiçbiri, “ötekilere” fazla hak-hukuk talep etmiyor. Kendi grubunun meseleleri ile ilgileniyorlar. Hatta tüm grupların azımsanmayacak bir oranı, “ötekilerin” başının rejimle derde girmesinden gizliden gizliye memnuniyet duyuyor.

Bu çok patolojik bir durumdur. Daha önce bunun böyle olduğundan emin değilim. Sanki 1990’ların sonu ve 2000’li yılların ilk on senesinde farklı toplum kesimleri arasında demokratik değerler bazlı ortaklık daha fazlaydı gibime geliyor. Belki bunda o dönemdeki yoğun ve olumlu AB yönelimi rol oynuyordu. Ya da insanların birlikte yaşama inanç ve motivasyonu daha fazlaydı. Bilemiyorum. Bildiğim, özellikle Ergenekon süreci ve 17 Aralık soruşturmalarının bir kırılma noktası oluşturduğu. 2013 yılından bu yana Türkiye toplumunda kutuplaşma sürecinde adeta bir tür serbest düşüş yaşanıyor. Bu serbest düşüş, Türk Lirası’nın değer kaybından daha az önemli değil! Sonuçta ekonomik problemler daha tekniktir ve onarım nispeten daha kolay olur. Fakat aidiyet bağlarının ortadan kalktığı, karşılıklı ötekileştirmenin tavan yaptığı, kutuplaşmanın derinleştiği toplumlar kırılganlaşır. Bu kırılganlığın onarılması zordur. Bunu başarmak için bir uzlaşı oluşsa da – ki şu an böyle bir şey yok – çok uzun soluklu bir mücadele gerekir. On yıllardan bahsediyorum!

Toplum nasıl bu noktaya geldi? Evet, bir rejim sorunu yaşanmaktadır, doğru; bunu ben de kabul ediyorum. Ancak bunun ötesinde bir şeyler de var.

Bu rejime herkesin kategorik olarak karşı olduğundan emin değilim. Gördüklerim bunun aksini işaret ediyor. Herkes rejimin bir şeyine veya şeylerine itiraz etse de, tümüne itiraz eden yok gibi. Bu sizin de dikkatinizi çekti mi? Mesela medya ve iletişim özgürlüğüne aykırı uygulamaları herkes eleştiriyor. Fakat hapishanedeki gazeteci sayılarındaki farklılıklardan da anlaşılabileceği gibi, birçok kesim kendi grubundan olmayan gazetecilerin başına gelen insan hakları ihlalleriyle ilgilenmiyor. Ötekilerin gazetecileri sanki gazeteci değil. Yine herkes düşünce özgürlüğüne aykırı hak gasplarını eleştiriyor. Fakat bunda da aynı seçici tutumla hareket ediyorlar. Buna göre örneğin Ahmet Altan’ın politik görüşü veya geçmişte yazdıkları nedeniyle bir kısım aydınlar adeta Ahmet Altan başına gelen korkunç haksızlıkları hak etmiş gibi davranıyor. Bunu çekinmeden telaffuz edebilen Türkiye kökenlilerin sosyal medyadaki oranı dikkat çekicidir. Diğer bir dikkat çekici çifte standart Selahattin Demirtaş’ın ve onlarca Kürt milletvekili ile yüzlerce seçilmiş Kürt yerel yöneticinin başlarına gelenlere insanların gösterdikleri – daha doğrusu göstermedikleri! – tepkidir.

Geçtiğimiz gün Can Dündar’ın Türkiye’deki mal varlığına el konuşacağını öğrendik. Elbette hukukla alakası olmayan, berbat bir üçüncü dünya uygulamasıdır. Bu kesin! Fakat bu ilk kez mi oluyor? Daha önce yüz binlerce insanın hayatları ve mülkleri arsızca ve hukuksuzca gasp edilmemiş de, sanki rejim bu uygulamayı ilk kez yapıyormuş gibi bir hava var! Utanç verici bir çifte standart bu. Elbette Can Dündar’ın başına gelmesin böyle bir haksızlık. Ama neden bu haksızlıklar başkalarının başına gelirken sustu “sol” kesim? Açıkçası bu kesime ben “sol” derken bile sanki parmaklarım donuyor. Klavyeye basmakta zorlandıklarını hissediyorum! Çünkü bu kesim, biliyorum ki Türkiye’ye özgü koşulları gerekçe göstererek mesela Gülen Cemaati’nden olan (onlar FETÖ’cü diyor!) insanların başına gelen hak ihlallerini, hatta işkence, adam kaçırma, ağır hastayken doktora götürülmeme gibi insanlık uyancı uygulamaları görmezden geldiler. Buna gerekçe olarak birçoğu Ergenekon davalarının kumpas olduğu iddiasını bir zırh olarak kullandı.

Bu ortamda mesela Türkiye “solu” rejimin etinden ve sütünden yararlanmakta sakınca görmüyor. “Devletten temizlenmekte” olan “FETÖ” onlar için rejimin yaptığı doğru şeylerden biri. Meseleye ilkeler yemelinde yaklaşan çok az. “Zamanında onlar filanca falanca şeyleri yaptı, bugün ağlamaya hakları yok!” türü bir algıları var. Veya “zaten AKP’yi başımıza bunlar bela etti, oh olsun!” diyorlar. Bu algı öyle patolojik boyutlarda ki, ne çocukların başlarına gelenler, ne kadınların başlarına gelenler onları alakadar ediyor. Sanki mesele Cemaat’ten olanların çocukları olunca mesele yok; devlet onları hapse tıkabilir. Veya konu Cemaat’e sempati duyan veya üye olan kadınlar söz konusu olunca mesele yok. Onlar bu muameleyi otomatikman hak etmiştirler nasıl olsa!

Aynı çarpık ve etik dışı anlayış, liberaller söz konusu olduğunda da ortaya çıkıyor. Bir “yetmez ama evet” düşmanlığıdır almış başını gidiyor. Sanki bu insanlar özgür iradeleri ile ama doğru ama yanlış bir karar vererek tüm vatandaşlık haklarını kaybetmişler! Bu nasıl bir mantıktır, anlamak mümkün değil. Bir zamanlar AB ölçütleri ve standartları uğruna, bu doğrultuda reformlar yapan AKP’ye destek olmak sanki çok yanlışmış gibi bir anlayışları var. Ayrıca yanlış olsa ne olur! Bir referandumda farklı tercihte bulunmak ne zamandır devletin gazabına uğramayı haklı gösteren bir gerekçe olarak kabul edilir oldu?

Biraz oldun ilke! Biraz oldun öz saygı! Biraz olsun aydın refleksi! Hiç biri yok.

Benzeri bir pozisyonu Kürt siyasi hareketinde de gözlemliyorum. Örneğin bu yazıda bile haksızlığını dillendirdiğim Selahattin Demirtaş, Kürt milletvekilleri ve yerel yöneticileri, savunmalarını yazarken “Cemaat savcılarının” veya “Cemaat hâkimlerinin” gazabına uğradıklarından bahsediyorlar. Bilemiyorum bu algıları ne kadar doğrudur. İlgilendiğim konu bu değil. Bana ne kim ne hata yapmış veya hangi kumpası kurmuş da onları içeri almışlar. Önemli olan, tekil olaylardan kitlesel takibatları haklı gösterecek argüman üretmektir. Bu demokratça bir pozisyon olamaz! Kendi bindikleri dalı kesiyorlar. Cemaat onlara ne yaptı bilmiyorum. Cemaat tüm Türkiye’ye ne yaptı bilmiyorum. Bildiğim, suçun bireyselliği ve kanıtsız suç olamayacağı gibi temel hukuk ilkelerinin bu tutumla üzerinden buldozerle geçildiğidir. Demirtaş bir hukuk adamı ve adil olduğuna inandığım düzgün bir insan olarak bu durumu nasıl içine sindiriyor, anlayamıyorum.

Örnekleri çoğaltmak olanaklı!

Bugün bu bölünmüşlük, esas derdimiz olmalı. Eğer rejimin çökmesini ve anayasal liberal bir demokrasinin temellerinin atılmasını istiyorsanız, işe birleşmekle başlamalısınız. Bir demokrasi cephesine ihtiyaç var. Hem de acilen. Bu demokrasi cephesi, aralarında taban tabana zıt ideolojilerden olan insanları barındıran bir platform olmalı. Bu platform, fazla ideolojiye ve ayrıntıya girmeden çok kısa ve öz bir manifesto yayınlamalı. Bu metin, imzaya açılmalı. Onlarca dile çevrilmeli. Dünyadaki tüm medya kuruluşlarına, insan hakları örgütlerine, hükümetlere, uluslararası örgütlere, sivil toplum örgütlerine gönderilmeli. Konferanslar düzenlenmeli ve gerçekten hukuksuzluğa uğramış kim varsa sorunları arşivlenmeli, kayda alınmalı ve duyurulmalı. Detay ideolojik farklar, dünya görüşleri, vs. mesele yapılmadan, asgari müştereklerde anlaşılmalı. Mesela KHK’ların derhal iptali, siyasal tutukluların serbest bırakılması, işkencenin engellenmesi, insan kaçırma operasyonlarının afişe edilmesi gibi en temel meselelerde ortak bir ses, bir talep ortaya konmalı. Bu çok mu zor? Çok mu ütopik bir beklenti!

Eğer bunun cidden ütopik bir beklenti olduğunu düşünüyorsanız, size şunu söyleyeyim, o zaman Türkiye bir daha asla düzelmeyecek! Düzeltmeye tabandan başlamak gerekiyor. Artık yukarıdan aşağıya doğru olan reform hareketlerinin bir işe yaramadığı sanırım herkes tarafından iyice anlaşıldı. Bir tür yeni “Sivas Kongresi” ruhu ile, ortak amaç altında birleşmeden, insan haklarının garanti edildiği özgür bir ülke olmayacak Türkiye.

Eğer bu manifestoyu kimse yazmayacaksa, ben önümüzdeki hafta yazmaya başlayacağım. Ve her yazımda bu manifestoyu ele alıp yazılarımı birbiri ardına yayınlayacağım. Elbette isteyen istediği noktayım eleştirebilir veya katkıda bulunmak için ekler yapabilir. Onları da metne dâhil ederiz. Var mısınız?

Yaşasın insanlık onuru! Yaşasın hukuk! Yaşasın demokrasi!