Şefkat Güneşi (sallallahu aleyhi ve sellem) nasıl davranırlardı?

Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) her yönüyle ittiba edilmesi gereken Mükteda-yı Küll olan bir insandır. Hadîs-i şerifte Allah ahlâkıyla ahlaklanmamız gerektiği emredilmektedir. Hz. Aişe (radıyallâhu anha) annemize O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) ahlâkı sorulduğunda, “Kur’an okumuyor musunuz? O’nun ahlâkı Kur’an ahlâkıdır” cevabını vermişlerdi. O’na ittibâ ettiğimiz ölçüde Allah (celle celâluhu) ahlâkıyla ahlâklanmış olacağız. Başa gelen her bir hadisede, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) böyle durumlarda nasıl davranmışlardır deyip, O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatı seniyelerine başvurup, hadiselere nasıl tepki verilmeli ve bu durumlarda nasıl bir ahlâk sergilenmelidir sorularına cevaplar aranmalıdır.

“İyi ama o peygamber, biz nasıl öyle olalım ki!..” gibi sözler Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderiliş gayesine aykırı sözlerdir. O her haliyle örnek alınması ve ittibâ edilmesi gereken bir insandır. Hizmet insanları için Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve O’nun hakiki varisleri uyulması gereken en mükemmel örneklerdir. Buna muvaffak olunabildiği ölçüde isabetli hareket edilmiş ve Allah’ın (celle celâluhu) rızasına uygun bir yol takip edilmiş olunacaktır.

Günümüzde “Hizmet insanları başlarına gelen hadiselerde ve bunlara sebebiyet verenlere karşı nasıl bir davranış ve ahlak sergilemelidirler” sorusunun en güzel cevabını bulabileceğimiz yer bellidir.

Bu konuda, Reşit Haylamaz Hoca’nın “Şefkat Güneşi” adlı kitabında “Yardım ve uluslararası diplomasi” başlıkları altında çok önemli bilgiler verilmektedir: “(Uhud harbinden sonra Mekke’de büyük bir kıtlık baş göstermişti.) Ebû Süfyân’ı Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) göndermiş ve kendileri için yağmur duası talep etmişlerdi! “Yâ Muhammed!” diyordu Ebû Süfyân. “Sen sıla-i rahimi emreden bir insansın; hâlbuki onlar şimdi helak oldular, Allah’a dua etsen de bu sıkıntılar bertaraf ediliverse!””

Kendilerini yurtlarından ve yuvalarından eden, mallarını gasbeden ve Bedir ve Uhut’ta birçok sahabenin vefatına sebep olan bu insanların dua talebine Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) icabet etmişler ve yaptığı duanın arkasından Allah (celle celâluhu) yağmur lütfetmişti.

Bu iyiliğe Mekke’li müşrikler tekrar nankörlük gösterip eski hallerine dönünce, Allah tekrar onlara kıtlık ve türlü türlü cezalar vermişti. Bu kıtlık döneminde Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara yardım etmek ve Mekkelileri kazanma adına çok gayret göstermişlerdir. Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Hayber’in fethinden elde edilen ganimetleri ashâbına dağıtmayıp bu büyük serveti develere yükletip Mekke’lilere gönderdi.

Şefkat Güneşi’nde bu durum şöyle anlatılır: “İnsanlık tarihi yine bir ilke şahit oluyordu; sürekli incinmiş olsa da bugüne kadar hiç incitmemişti! Her defasında darbe aldığı insanlara bir fiske vurmamış ve şiddete karşı hep şefkatle muamele etmişti. Şimdi de aynısını yapıyordu; kendisini yok etmek için can atanlara el uzatıyor ve içine düştükleri sıkıntıdan onları kurtarabilmek için dillere destan bir servet gönderiyordu!”

Mekke’nin önde gelenleri bu yardımı kabul etmeyip geri çevirdiklerinde Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) başka bir taktiğe başvurup bu yardımları Ebû Süfyân’a içinde “Ben sana bunları gönderiyorum; ancak karşılığında, Mekke’de bulunan derileri istiyorum!” yazılı bir mektupla beraber gönderiyordu. Yardımların tekrar geriye çevrilmemesi için karşılığını ellerinde bulunan derilerle ödemelerine imkân sağlayan bir teklifte bulunuyordu. Ebû Süfyân bunun üzerine gelen bu malları kabul edip, Mekke’deki fakirlere dağıtılmasını sağlamıştır.

Bir diğer hadise’de şudur; esirken hürriyete kavuşturulunca Müslüman olan Yemâme reisi Sümâme İbn-i Usâl (radıyallahu anh), Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) izin vermesiyle Mekke’ye gelip yarım kalan umre vazifesini yerine getirmek istediğinde, Mekke’liler buna izin vermemiş ve onu öldürme teşebbüsünde bulunmuşlardı. Yemâme, bu dönemde Mekke’nin tahıl ambarıydı. Kendisine yapılanlardan dolayı, Sümâme İbn-i Usâl (radıyallahu anh) Mekke’ye olan buğday sevkiyatını durdurunca Mekke’liler çok zor bir durumda kalmışlardı. Bundan kurtulabilmek için, gelip Allah Rasûlü’nden (sallallahu aleyhi ve sellem) yardım dilenmişlerdi. Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bunu da kabul etmiş ve Yemame’nin reisine yazdığı bir mektupla bu ambargonun sonlandırılmasını sağlamıştı.

Şefkat Güneşi’nde ,Allah Rasûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) bu yaklaşım tarzı şöyle ifade edilir: “Demek ki gönül almanın veya gönüle girmenin, problem çözme veya insan kazanmanın en tesirli yollarından birisi de zor zamanlarında insanların yanında olmak, incinse de incitmemek, kötülük yapana da iyilikle mukabelede bulunmak ve mürde gönülleri yumuşatabilmek için elde-avuçta olanla onların yanında olmaktır. Hep bu çizgiyi temsil eden Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), her geçen gün muhataplarındaki kin ve nefretin eridiğini de görüyor, attığı bu adımların zemininde cennet-nümûn bir geleceğin tülleneceği günü bekliyordu! O’nun beklemesi de “aktif sabır” mahiyetindeydi; zahiren duruyor gibi gözüktüğü yerde bile kim bilir kaç türlü hareketi temsil ediyordu!”

Mekke’nin fethinden sonra, Allah Rasûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekkelilere muamelesi de bu Nebev-i âhlaka uygun olarak gerçekleşmiştir.
Sadece bazı örneklerini vermiş olduğumuz bu Nebev-i ahlâk sayesinde geçmişte meydana gelmiş olan işkenceler ve savaşlardan kaynaklanan ve tebliğ, temsilin önünde çok büyük bir engel haline gelen kan davaları, kinler, intikam ve nefret gibi duygular ortadan kalkıyor ve kalpler üzerinde Kur’an’ın elmas düsturlarının tesirli olması için gerekli olan ortam oluşturuluyordu. Bütün bunların neticesinde çok azı istisna olmak üzere daha önce kan kusturan o insanların Müslüman olup sahabeler arasında yerlerini aldıkları görülmektedir.
Günümüzdeki Hizmet insanlarının da Bedîüzzaman Hazretleri’nin ve Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kendilerine sürekli ve ısrarla telkin ettikleri gibi bu Nebev-i ahlâka uygun hareket etmeleri zarureti bulunmaktadır. Bir kısmı itibarıyla süreçte yaşadıklarının etkisiyle bugün zorlansalar da, hayatlarının gayesi olan iman ve Kur’an hizmetlerinin selameti adına buna evet demeleri kaçınılmaz olacaktır.

HAKLARI HELAL ETME VEYA AF ETME KİMİN HAKKIDIR?

Şura suresinde geçen bu ayetlerde de af etmek tavsiye edilmektedir: “Ama unutmayın ki haksızlığın karşılığı, yapılan haksızlık kadar olabilir, fazlası helâl olmaz. Bununla beraber kim affeder, haksızlık edenle arasını düzeltirse onun da mükâfatı artık Allah’a yaraşan tarzda olur. Şu kesindir ki Allah zalimleri sevmez.” (42/40) “Her kim dişini sıkarak sabreder ve kusurları affederse, işte onun bu hareketi, ancak büyüklere yaraşan örnek alınacak davranışlardandır.” (42/43)

Her bir ferdin haklarını helal edip etmeme ya da af etmeleri konusu kendilerinin karar vereceği hususlardır. Bu mevzuda herhangi bir zorlama veya dayatma söz konusu değildir. Ancak bununla beraber, Kur’an’da, hadiste ve büyüklerin beyanlarında hep af yolu tavsiye edilerek övülmektedir.

Ayrıca, burada zalimlere ve yaptıkları zulümlere müsamaha kastedilmemekte, onlarla mücadele edilerek haklarından gelme, zulümlerine son verme ve yeryüzünde bir daha ortaya çıkmalarına imkân vermeyecek şekilde onları bitirme adına ne yapılması gerekiyorsa yapılmaya devam edilmelidir.

Af etme ise zulümler sona erdiğinde, mazlumlar af etme makamını ihraz edecek şekilde kuvvet ve hak sahibi olduklarında ve hata yapanlar gerçek manada bunu idrak edip, samimi bir şekilde gelip bu pişmanlıklarını sergilediklerinde söz konusu olur.

Diğer taraftan, af etme sadece bireysel hukuk alanında mümkün iken, Allah (celle celaluhu), Kur'an-ı Azîmüşşân ve kamu hakları alanlarında bireylerin af etme hakları ve yetkileri zaten söz konusu değildir.

Kastamonu Lahikası’nda bu konu şöyle ifade edilir:” Hem âlicenâbâne affetmek ise, yalnız kendine karşı cinayetini affedebilir. Kendi hakkından vazgeçse hakkı var; yoksa başkalarının hukukunu çiğneyen cânilere afüvkârâne bakmaya hakkı yoktur, zulme şerik olur.”