Çıplak

O denli normalleşti ki yaptıkları zulüm artık, utanç verici şekilde mağduriyetlerin ve acıların arasından en büyük olanını seçer oldu insanlar. O kadar usturuplu bir ivmeyle arttırdılar ki acımasızlık dozunu, toplum bir türlü ayırdına varamadı, acının seviyesinin. Sosyal medyada veya tek tük yazılarda, kıyıda köşede kalmış bazı internet sitelerinde falan insanlar dertlerini dillendirirken, çoğu kişi dudak büker oldu, alıştıkça olanlara. 

Utanıyorum bu memleketten artık diyebileceğim sayısız zulüm gördüm, elimden geldiğince de yazılarıma aktardım, sizlerle paylaşabilmek için. Oysa ne benim kalemim, ne kapasitem yeter, bu acıların binde birini aktarabilmeye. Fakat seçme şansımız var mı? Karşımızda yel değirmenleri, her birimiz birer Don Quixote olmuş, çılgınca bir mücadeledeyiz. Kendi gücümüzü test edip, başkalarının dertlerine eğildikçe, belki de kendi dertlerimizi unutuyor, ya da kendimizin, çoluk çocuğumuzun verilmiş sadakası varmış diyoruz. 

Öyle bir zulüm makinesi oldular ki, gönüllü, bunu artık devletle falan ilintilendirip, yarın güzel günler görebileceğimize inanmak cidden kolay değil. İnananları takdir etmiyor değilim. Ama ne yalan söyleyeyim, çıplak arama felaketini gördükten sonra, hala Türkiye toplumundan umutlu olanları çok ama çok iyimser, hatta ütopik buluyorum.

İnsanları yıllardır gerekçesiz hapse dolduruyorlar. Birçok yazıda örneklerini verdim, artık gına geldi, örnek vermiyorum. Çünkü herkes bir dolarların, banka hesaplarının, gidilen dershanelerin veya okulların, kermeslerde yapılan dolmaların falan zaten farkında! Bu bir amansız ve dahi hukuksuz takibat! Hedefteki insanların hedefte olmaları, yasalara karşı gelmiş olmalarıyla alakalı değil. Terör suçlamalarıyla zindanda çürütülen on binlerce candan bir tanesinde aramalarına taramalarına rağmen tek bir meyve bıçağı dahi bulunamamışken, kimse bu insanların terörist olduklarını öne süremez. 

Fakat bu yazıda ele almak istediğim mesele, rejimin zulmünün hukuksuz takibat politikaları değil. Çok daha vahim bir mesele var: Gözaltına alındıktan ya da tutuklandıktan sonra insanların başlarına gelenler.

Bu yazıyı yazmak cidden zor, çünkü yaşananları gözlerimin önüne getirmek benim ruhuma bir travma yaşatıyor. Ama bunu yapmak zorundayım. Ağlama seslerini bile duyamadığımız boynu bükükler için bunu yapmak zorundayım.

Günlerdir, kadın tutukluların çıplak aramaya tabi tutulduklarını okuyoruz. Milletvekili Sayın Gergerlioğlu bu konuyu, sağolsun, gündeme getirdi ve büyük bir kampanya başlattı. Tek başına zaten ana muhalefet görevi ifa ettiğini biliyorum da, tek başına bir parlamento olduğunu bilmiyordum, öyleymiş. Evet, tek bir kişi, dimdik bir direk dibi, betondan bir duvar gibi, insan hakları ihlallerini ısrarla gündeme getiriyor. Kurbanların ve mağdurların kimliklerine veya kökenlerine bakmadan yapıyor bunu. 

Fakat bu son konu, kadınların çırılçıplak soyulması ve bu şekilde taciz edilmesi, sanırım bu büyük zulüm döneminin, bu berbat fetret devrinin, bu Türk faşizminin, bu sivil ara rejimin tarihi yazılırken an acı veren bölümlerden biri olacak.

2015-2016 döneminde doğu ve güneydoğu Anadolu’da, yani Türkiye Kürdistan’ında, soğuk bir kış günü, mini minnacık bir Kürt kızına, anne babasının gözleri önünde üst araması yapan “güvenlik güçlerinden”, bu devletin kapasitesini ve neler yapabileceğini, hangi seviyelere düşebileceğini görmüştüm. Hepimiz tanık olduk buna. Oradaki polis veya komutan, her ne haltsa, işte o utanmaz, kızcağıza önce üzerindeki paltosunu çıkarttırdı. Yetmedi, sonra üzerindeki kazağını da çıkarmasını istedi. Küçük kız bir kedi yavrusu gibi küçülmeye gayret ederek, dediklerini utana sıkıla yaptı. Ve sonra o hain ses, kızdan göbeğini göstermesini istedi. O kızın çıplaklığından utanmasını izlediğim o görüntüler, beynime kazındı ve gözlerimin önünden gitmiyor, gitmeyecek de.

Bugün, kitlesel olarak aynı şeyler, hem de hiçbir mantıklı gerekçesi veya izahı olmadan yaşatılıyor kadınlara. O lanet olası gri ve soğuk cezaevlerine doldurdukları gencinden yaşlısına her yaştan kadın, tarihte Anadolu topraklarında tanık olunmamış bir zulme ve aşağılamaya uğratılıyor. Anadolu’da bir yerde, neresi olduğunun da fazla bir önemi yok, öğrenci genç kadınlar, çırılçıplak soyuluyor. Sonra külotları indiriliyor. Yetmiyor, çök-kalk yaptırılıyor. Ve bunlar, oradaki kamu personeli aşağılık, sefil güvenlik personelinin gözleri önünde yapılıyor! Orada bulunan memurların belki de kimileri başlarını önlerine eğiyor, yüzleri kızarıyor, akıllarına eşlerinin gülen gözleri veya kızlarının nazı geliyor, utanıyorlar. Fakat oradaki büyük çoğunluk, cüretkâr bakışlarıyla ve kirli ruhlarını yansıtan çirkin yüzleriyle o kadınlara bakıp sırıtıyor.

Ey aşağılık, sefil, şerefsiz, ettiği yeminlere ve kanunlara sadık olamayacak gevşeklikte bir şahsiyetsizlik zafiyetinden muzdarip olan görevliler. Siz ki, bu ülkenin halkının vergilerinden maaş alan, halka hizmet etmeye, anayasa ve yasalara uymaya yemin etmiş olan kamu personelisiniz! Bu uygulamaya içinizden biri bile çıkıp itiraz edemedi mi? İtiraz etmediyse bile, en azından o işkence mekânından ayrılacak kadar da mı cesarete ve iffete sahip değildiniz? Sizin ananız, karınız, kızınız, kız kardeşiniz, teyzeniz, halanız, neneniz yok mu? Siz deyyus musunuz? Siz nasıl insansınız! Siz bu dünyaya tek başınıza geldiğinizi, bu dünyadan da tek başınıza gideceğinizi bilmez misiniz? Siz nasıl olur da, bir emir üzerine bile olsa, böyle bir adiliğe olur verebilirsiniz? İçinizde bir tane bile onurlu adam ve kadın yok muydu? Hepiniz mi rezilsiniz? Hepiniz mi aynı pislikten çıktınız? Hiç mi birinizde ahlak, kanunlara saygı, görev bilinci ve hepsinden de önemlisi, insanlık kalmadı?

Bu uygulama münferit değil, onu anlıyoruz. Gayet sistematik bir biçimde, kadınlara bunu yapıyorlar. Bunu belli ki hastalıklı “cezalandırma” sistemlerinin bir parçası haline getirmişler. Belli ki, karşılarında olan kadınların insan olmadığına inandırılmışlar. Tarihte örneklerini birçok olayda gördüğümüz üzere, tutuklu kadınların insanlık ve kadın onurlarını ayaklar altına almak, onların ellerindeki yegâne kalan değerden, öz saygılarından ellerinden mahrum etmek, onları utandırmak, onlara eziyet etmek, onların inançlarını ve kültürlerini onlarla birlikte yerlerde süründürmek, adına devlet diyemeyeceğimiz bu faşizan rejimin genel politikası olmuş.

Nasıl, Müslüman kitle? Kendinizle gurur duyuyor musunuz? Her yerde Ömer adaletinden, haktan-hukuktan, ahlaktan ve iffetten dem vuran, yıllarca başörtüsü üzerinden rejim eleştirisi yapıp, kadınların hakkını hukukunu gözettiklerini ve savunduklarını iddia eden İslamcı sefiller, yapılanlar hoşunuza gidiyor mu? Ne oldu kılık kıyafet özgürlüğüne, hicaba, örtünmeye, “değerlerinize” falan? O kadınların her birinin ahı sizin boynunuzadır. 

Nasıl, ülkücü kitle, ulusalcı kitle, nasyonalist kardeşler? Kiminiz dişi kurt Asena, kiminiz kadın hakları ve eşitlik diye yüz yıldır bu topluma ahkâm kestiniz. Bu mudur sizin kadınlara verdiğiniz önem? Bu mudur onların hukukuna olan saygınız? Susuyorsunuz, çünkü onaylıyorsunuz. Sizler, hepiniz, bu yaptığınız berbat, mide bulandırıcı, alçakça işkenceler ve zulümlerle, esasında gerçek yüzünüzü gösterdiniz!

Canavarlar! Aldınız zulümde azıya gemi!

Hiç hesap vermek yok sanırsınız, değil mi?

Ama bak işte yine çok yanılırsınız!

Çünkü bu günler elbet ki bir gün geçer gider.

Hatta gün olur, gerekirse yarılır dağlar-tepeler.

Çıkar biri, ummadığınız anın birinde, seslenir:

“Artık yeter!”.

Ve varıldığında ona ki o ne kutlu bir gün!

Şimdiki gibi aynı, altında mavi göğün!

Unutmak isteyip de unutamadığınız,

Unutturmak isteyip de unutturamadığınız,

Ve dahi asla unutturamayacağınız zulümler,

Olsa da her biri çok ağır,

Siz istemeseniz de, o gün tez biter!

Geldiğinde işte beklenen o an,

Ağarırken geceden sonraki apak ilk tan!

Ve o gün – ki kurulur gerçek mahkemeler!

Ve canı yanan o kadınlar, gözleri buğulu, tenleri çıplak,

Ne ki mağrur, başları dik, alınları apak!

Bulunca yerini işte o beklenen gün,

Ve gelmekte olan, alınacak kutsal hak!

Yıkıverir zulmünüzü, tek bir gülüşle onlar!

O ezdiğinizi sandığınız çıplak, onurlu kadınlar!