Duydukça değil, sustukça ölüyorsun

Her şeyin kendi sınırlarını aşıp taştığı, acının yüreği, anlamın kelimeleri yırtıp geçtiği “ifritten” bir zamanı yaşıyoruz nicedir.

Kimsenin köşesine çekilip dilsizleşmeye hakkı yok.

Anlamakla ve anlatmakla yükümlüyüz.

“Büyük” bir tarihi, “küçük insan öyküleri” ile okuyup yazıyoruz.

Varlıkla yokluk, ümitle tahammül, öfkeyle merhamet, bugünle yarın arasında gidip geliyoruz.

Olamazsak, aklen ve kalben, fıtraten ve vicdanen öleceğimizi biliyoruz.

Biliyoruz yaşatamazsak yaşayamayacağımızı.

Görmezsek körleşeceğimizi, işitmezsek sağırlaşacağımızı ve akl etmezsek geri dönülmez bir şekilde ahmaklaşacağımızı…

Kimse masun değil.

Kimse mazur değil.

Hazreti Mevlânâ’nın dilince, “dinlemek”le başlıyor insan olmak…

Zira ancak “insanın hikâyesi”ne açılmak sana, kendinden uzak düşmüşlüğün mesafesini ölçtürüyor.

“Dile kulaktan başka müşteri yok.” diyor Hazret. Dinlemezsen anlayamaz, kendi kalbine yol bulamazsın.

Ancak dinlersen bir hikâyenin hem şahidi hem anlatıcısı olabilirsin!

Ruhun tarihi senin tarihin; muktedirleri ilgilendirmez. Sen neden muktedirlerin tarihinin peşindesin? Zulme karşı özgürlüğünü yalnızca ezilmişlerin sesine kulak vererek kazanabilirsin.

Hatırla ki, hiçbirimizin sırrı feryâdımızdan uzak değil!..

Kendine yazık etme de aç kulaklarını.

DİNLE!

Ney gibi inleyen gönüllerden.

Hikâyeti de dinle, şikâyeti de.

Mademki insansın, işitmenin mesuliyetinden azade değilsin. Duydukça değil, sustukça ölüyorsun.