Karabasanlar, üç harfliler ve hastane basan polisler

Bitsin artık şu 2020 derken, bitti!

Çok sıkıntılar yaşandı, kayıplar hanesine yenileri eklendi. Kazanç hanesi ise neredeyse boştu!

Neyse, sonuna geldik, dedik ve birbirimize yeni yılın barış ve güzellikler getirmesini dileyerek 2020 defterini kapattık.

Tüm kötülüklere rağmen, ümit etmek güzeldir.

Gelin görün ki, 2021 defterini açar açmaz, yıllar arasındaki geçişlerin ne kadar soyut geçişler olduğunu, gerçekte bir yenilik olmadığını ve kaldığımız yerden devam ettiğimizi gördük.

Daha yeni yılın resmi tatili dahi bitmeden hukuksuzluk haberleri gelmeye başladı.

Kötülüğe tatil yok yani!

1 Ocak 2021, saat 01:30’da Hacer Yıldırım isimli bir kadın özel bir hastanede doğum yapıyor. Bebek solunum sıkıntısı çekiyor ve kuvözde.

ByLock kullandığı iddiasıyla Yıldırım hakkında yakalama kararı varmış. Onlarca polis derhal hastaneyi bastı. Bu baskına dair bazı fotoğraflar sosyal medyada paylaşıldı.

Doğum yapanlar ve konuya ilgi duyanlar bilir. Lohusa bir kadın 40 gün yalnız bırakılmaz. Çünkü bu süreçte karabasan ve üç harfliler olarak adlandırılan görünmez yaratıklar tarafından korkutulabileceğine inanılır.

Hatice Yıldırım yattığı hasta yatağında endişe dolu gözlerle polislerin olduğu tarafa bakarken ne görüyordu acaba? Üç harflileri mi yoksa bir karabasan gibi baskına gelen polisleri mi?

Yeni doğum yapmış kuvözdeki bebeğinden haber bekleyen bir kadın. Başucunda polisler, hem de erkek!

Kadının psikolojisini düşünün! Yıkılış!

Peki polisin ve polisi oraya gönderenlerin psikolojisini düşünün! Vahşet!

Yeni doğum yapmış bir kadını gözaltına almak için bekliyor polis. Sosyal medyadan gelen tepkilerden sonra, Ankara Başsavcılığı hemen bir açıklama yapıyor ve diyor ki “Şüphelinin ve bebeğinin sağlık durumu göz önünde bulundurulmuş olup … yakalama kararının yerine getirilmesi için taburcu olmasının beklenmesi gerektiği hususu kolluk güçlerine aktarılmıştır.”

Başsavcılığın yapması gereken açıklama bu değil ki!

Başsavcılık ne şüphelinin ne de bebeğinin sağlık durumunu umursamış.

Başsavcılık İnfaz Kanunu’nun 16/4 ve 116/1 maddeleri uyarınca, niçin mahkemeden yakalama kararının infazının ertelenmesi için talepte bulunmadığını açıklamalı.

Bir kadın doğum yapmışsa, hüküm verilse dahi, hapis cezasının infazının ertelenmesi yasal zorunluluk iken, henüz suçlu olduğu dahi tespit edilmeyen, bebeği kuvözde hayata tutunma mücadelesi veren yeni doğum yapmış bir lohusayı gözaltına almak için çok sayıda polisi hastane odasının önünde bekletmekteki hukuksuzluğu ve vicdansızlığı açıklamalı.

Sağlıkları yerinde kadınların aramalarında dahi kadın polislerin görevlendirilmesini emreden mevzuata rağmen, psikolojik olarak en hassas döneminde olan, fizyolojik olarak rahatsızlığı açıkça gözüken bir kadının yatağının başında silahlı erkek polislerin ne işleri var, onu açıklamalı.

Burada hukuken yapılması gereken şey çok açıktı: Polis, hakkında yakalama kararı bulunan Hacer Yıldırım’ın doğum yaptığını hastane yetkililerinden teyit ettiği anda başsavcılığa bildirecek, başsavcılık derhal mahkemeye bu konuyu iletecek, mahkemede usulü işlemlerin yapılmasını erteleyecekti.

Hukukun ve vicdanın gereği buydu!

Ama Türkiye’de iktidarın ‘istenmeyenler’ olarak sınıflandırdığı bir kesime karşı ne hukuk mekanizması ne de vicdan mekanizması harekete geçiyor.

Hacer Yıldırım’ın Bylock isimli bir uygulama kullandığı iddia edilerek ‘terörist’ olduğu yaftası yapıştırıldığı anda iş bitiyor. Artık Hacer Yıldırım’ın Türkiye’de adeta yaşama hakkı kalmıyor.

Yapılan hukuksuzluklardan yeterince tatmin olmayan OdaTV olayı “Bylock kullanıcısı kadın tam gözaltına alınacakken doğum yapınca neler oldu” başlığıyla duyuruyor.

OdaTV, okuyucularının seviyesini bir kadının gözaltına alınmamak için hemen doğum yapabileceği saçmalığına inanma aptallığına kadar indirgiyor.

Kahve içme kolaylığında insanlar birbirlerini terörist olmakla suçlayabiliyorlar.

Hukuk eğitimi almamış, suç nedir, suçlu nedir gibi teknik kavramlardan habersiz insanları şimdilik bir tarafa bırakalım, şu örneğe bakalım ve olayın vahametini bir kez daha görelim:

Hasan Kalyoncu Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Enver Bozkurt’un sınavlarda kamera istemeyen öğrencilere “Terörist bozuntusu, adi, şerefsiz … Bunlar insan olamaz her şeyden önce” dediği video görüntüleri sosyal medyada yayıldı.

Enver Bozkurt’un özgeçmişine baktım. İnsan hakları alanında birçok yayını var. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi temel ilgi alanlarından biri.

Tam Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör ya da iktidara danışman olacak, hatta adalet bakanlığı yapacak kapasitede (!) bir profil.

Birisine ‘insan olamaz, terörist’ dediğiniz anda, insan hakkından bahsetmenin bir anlamı kalmıyor doğal olarak; zira karşınızda bir insan yok!

İnsan hakları alanında uzmanlaşmış (!) bir hukuk fakültesi dekanından bu sözler duyulurken, diğer hukuk fakültesi dekanlarında, hukukçu akademisyenlerde durum nedir acaba?

Bugüne kadar yüzbinlerce insanın haklarının açıkça ihlalini derin bir sessizlikle izlediklerine göre, duruşları Enver Bozkurt’tan pek farklı olmasa gerek!

Önüne gelenin önüne geleni terörist olmakla itham ettiği, gücü elinde bulunduranın terörist olmakla suçladığı kişilerin ise ömrünü zindanlarda geçirdiği bir gariplikler ülkesi Türkiye!

Hukuk yok, mantık yok, ahlak yok; kahvehane ağzıyla yaftalama var!

Evet, 2021’e böyle başladık ama ümitsizliğe yer yok!

Çok sevdiğim Latince bir sözle yazıyı bitireyim:

Dum spiro spero!

Anlamı: Nefes aldığım sürece, ümit etmeye devam edeceğim.