Çürüme

Bu yazıya birkaç kez başlamaya yeltendim. Bu kaçıncısı bilemiyorum. Yazıyı bitirebilecek miyim, orası da meçhul. Devleti yok ettiler. Yoksa eskiden iyi-kötü bir devlet vardı. Elbette olanlar olmayanlardan azdı. Her şeyin elden geçmesi lazımdı. İrili ufaklı binlerce reformdan bahsediyorum. Ama her şeye rağmen bardağın yarısı doluydu sanırım.

Bu devlet 2004-2005 döneminde Avrupa Birliği’nin (AB) demokrasi ölçütü olan Kopenhag Kriterlerini asgari ölçüde yerine getirdi ve AB ile katılım müzakerelerine başlama hakkını elde etti. 1923’te kurulmuş genç bir devlet için azımsanmayacak başarıydı. Dahası, yolsuzlukla mücadelede önemli adımlar atılmıştı. Ekonomik bir istikrar, toplumun yaşam koşullarının iyileşmesi, üniversitelerin rekabet etme özelliğinde yükselmeler, Türkiye’de üretilen malların dünyanın dört bir yanına satılmaya başlanması gibi birçok olumlu gelişme meydana geldi.

Bugün gelinen son aşama, Türkiye’nin medya özgürlüğünde dünyanın en kötü devletleri arasında olduğunu, temel özgürlükler alanında son sıralarda geldiğini, işkence ve kötü muamelenin sistematikleştiğini, polis şiddetinin olağanlaştığını, memleketin narkotik suç batağına saplandığını gösteriyor. Sadece otoriterleşme değil, yolsuzluklardan bahsediyorum. Şunu artık daha iyi anlıyoruz: Otoriterleşme ve yolsuzluklardaki artış arasında doğru orantı var. Yolsuzlukların arttığı toplumlar, otoriterleşiyor. Çürüme tek bir alanda meydana gelmiyor. Politik çürüme ve sosyo-ekonomik yaşamda gözlemlenen çürüme, aynı hastalığın farklı belirtileri.

Elbette daha önceki iktidarların yönetimi altındayken de farklı oranlarda çürüme söz konusuydu. Fakat çürüme bu kadar kitleselleşmemişti. Bugün çürümenin “invaziv” hale gelişine tanık oluyoruz. Kanserli hücreler yavaş bir hızla çoğalıyordu ve adeta bir anda çoğalma hızını geometrik oranda arttırdı. Türkiye’de olan durumu en iyi betimleyen analoji, invaziv bir kanserin metastazlar yaparak tüm vücudu işgal etmesi olacaktır sanırım.

Elbette vurgulanması gereken önemli noktalardan biri, bunun belki de tanıyla alakalı bir durum olduğudur. Herhalde bu çürüme çoktandır satıh altından ilerlemekteydi. Sadece kamuoyu işin bu boyutlarını bilmiyordu. Çünkü Türkiye 2016’dan bu yana oldukça bariz şekilde bir kapalı topluma dönüştü. Bunda şüphesiz medyanın ve yargının felce uğratılmış olmasının rolü yadsınamaz. Eskiden, meydana gelen olumsuzluklardan haberimiz oluyordu. Çünkü Türkiye daha şeffaf bir ülkeydi. Toplumun haber alma kaynakları rejimleşen iktidarın kontrolü altına girdiğinde, iş işten geçti. Maalesef bu konuda ne medya ne de yargı iyi bir sınav verebildi. Bu bize bir kez daha gösterdi ki, sistemlerin işleyişi insana – beşeri sermayeye – bağlıdır. Ne iyi bir anayasa, ne ilerici yasalar ve yönetmelikler, sistemin çürümesini engelleyebilir. Sistemleri ayakta tutan, insanların dik duruşudur. Görevini hakkıyla yapacak ortamı yitiren insanların en azından onurlarıyla geri çekilip, istifa etmeleri daha doğrudur. Dahası, sesi çıkabilen bir sivil toplum demokratik hukuk devletleri için vazgeçilmezdir. Bu özellikleri olmayan toplumlar, hukuk devletlerini yaşatamaz. Maalesef Türkiye toplumu bu testte başarısız oldu. Toplumun entelektüel-aydın kesimi, eğitim elitleri, akademisyenler, iş dünyası, meslek sahipleri, din görevlileri, diplomatları, yüksek konumlardaki iyi eğitimli kamu personeli gibi kesimler ve gruplar, görevlerini yerine getirmediler. Böylece çürüme aldı başını gitti.

Sedat Peker, bu hastalıklı dokuyu gözler önüne serdi. Belki Peker yerine bu itiraflar ve suç ihbarları başka birinden gelse bu kadar ilgi çekmezdi. Fakat Peker sıradan biri değildi. Basit bir bürokrat veya politikacı değil, devletin birçok kirli işini görmüş bir operatifti. Sistemin içinden olsa bile, sistemi içeriden koruma yükünü hissedecek yapıda biri değildi. Peker’le anlaşma yolunu seçmek zorunda olduklarını sanırım anladılar, ama iş işten geçmiş oldu. Tıpkı tüm polislerin rüşvet yediği bir polis karakolunda olduğu gibi, suçlular arası birbirini koruma paktı olan devlet, tek bir kişinin konuşmasıyla tepetaklak oldu. Su testisinde derin bir çatlak oluştu.

Peker’in son Twitter paylaşımında kendisinden “doncu” diye söz ettiği biri var. Adı Korkmaz Karaca. İddiaya göre parayı kısa sürede bulan bir kulağı kesik. Peker’in ifadelerinden anlaşıldığı kadarıyla, Karaca, Deniz Baykal’ın kamuoyuna servis edilen seks kaseti sonrası meydana gelen ve Türkiye siyasetini adeta yeniden dizayn eden politik depremden sonra, yüksek yerdeki olan devletlu kişilere cinsel ilişki ayarlayan bir konuma gelmiş. Zaten 2017 yılına dek Deniz Baykal’ın danışmanıymış. Her ne hikmetse, Deniz Baykal’a kurulan kumpastan sonra yolu bir anda açılmış! Baykal kaseti ile ilgili olarak kaşları yukarıya kaldırtan bir durum bu bilgi.

Demek ki neymiş? Türkiye’de bir tür devletlû muhabbet tellallığı mekanizması varmış, fakat bu çok başlı şekilde yürütülmekteymiş. Baykal olayından sonra, bu çok başlılık ortadan kalkmış ve bir tür kurumsal muhabbet tellallığı birimi oluşturulmuş. Korkmaz Karaca, halihazırda AKP MKYK üyesi, AKP Yerel Yönetimler Genel Başkan Yardımcısı, dahası Cumhurbaşkanlığı Ekonomi Politikalar Kurulu üyesi. Saray’a yakın biri. Alelade biri değil. Bu, Peker’in iddialarının ne kadar vahim sonuçları olacağına dair ipucu veriyordur sanırım.

Karaca’nın aklınıza gelen tüm önemli siyasetçiyle, bürokratla, tanınan kişiyle fotoğrafları var. Sosyal medyaya düşen bilgilere göre, Karaca’nın birçok önemli isimden doğum günü tebrikleri aldığı, önemli toplantılara davet edildiği anlaşılıyor. Elbette en önemlisi, Deniz Baykal’ın danışmanı olan, CHP kökenli birine Erdoğan ailesinin neden bu kadar önem atfettiği ve 2017’de Baykal rahatsızlandıktan sonra Karaca’nın neden apar topar AKP’ye devşirildiği. Yoksa Karaca hep bir Truva atı mıydı? Bu olaylardan Peker’in ne zamandır haberi vardı? Karaca gibi başka kimler var ve kimleri kontrol ediyor? Türkiye siyasetinde para, güç, narkotik ve fuhuş konusunda kimin eli kimin cebinde?

Peker, Korkmaz Karaca’nın İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun “adamı” olduğunu söylüyor. Peker’in işaret ettiği suçlama salvolarına göre, Soylu’nun devlet içi su seviyesi altında kalan buzdağında çok yönlü ve mahir bir oyuncu olduğu anlaşılıyor. Fakat Soylu hala görevine devam ediyor. Peki, Erdoğan’ın Soylu’dan vazgeçememesinin nedeni ne? Karaca’nın Soylu ile yakın olması nedeniyle Peker’in radarına girdiği anlaşılıyor. Peki, acaba Peker, Soylu – ve Saray – ile bağlantılı başka hangi bilgilere vakıf? Bu bilgileri kademeli kullanması, Peker’in hala pazarlık yapmak istediğini gösteriyor. Yoksa bildiklerini tümüyle anlatırdı. Oysa Peker gayet stratejik hareket ediyor ve baskıyı da giderek arttırıyor.

Bu arada insanın aklına ister istemez daha önce Erdoğan ve AKP’ye muhalif olan isimlerin – mesela Muharrem İnce ve Metin Feyzioğlu’nun – neden zamanla pozisyon değiştirdikleri sorusu takılıyor. Yine Devlet Bahçeli ve MHP’nin dönüşümü de düşündürücü. Eğer döneminin ana muhalefet lideri Deniz Baykal hakkında böyle bir kumpas kurmuşlarsa, acaba başka kimler hakkında bir şantaj yapısı oluşturdular? Korkmaz sanırım bu noktada kilit bir isim.

Devlet ceberut olduğu kadar iğrençmiş de. Yazık. 1923’te kurulan devlet, her türlü doğrusuyla ve yanlışıyla, en azından büyük oranda dürüst insanların yönetimindeydi. Bu gecekondu gülü aç İslamcılar, kendi bekalarını halkın çıkarlarının üzerinde tuttukları için, devletin işler ne kadar mekanizması varsa hepsini felce uğrattılar. Son olarak da Türkiye’yi narko devlet seviyesinden, fuhuşçu seviyelerine gerilettiler.

Bu devlet bana ve aileme büyük haksızlıklar yapıp, adımı hain olarak resmi paçavrasında yayınlamış da olsa, insanın yazarken içi hüzünle doluyor. Bu devlete çöreklenenler ne vicdansız ve ahlaksız bir güruhmuş ki, vatanlarına ve halklarına bu kötülükleri yapabildiler.