Boğulan adalet: Bir savcının ardından

Boğulan adalet: Bir savcının ardından

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk adalet bakanı olan Mahmut Esat Bozkurt’un şu sözü birçok Cumhuriyet savcısının odasını süsleyen yazılardan biridir: “Cumhuriyet Savcıları; Meriç kıyılarında çalışan Türk köylüsünün kaybolan sabanlarından tutunuz da, bu yurtta yaşayanların uğrayacakları en ufak bir haksızlıktan, hatta Bingöl dağlarının ıssız kuytularında nafakalarını bekleyen öksüzlerin gözyaşlarından siz sorumlusunuz.

Bozkurt sevdiğim bir kişilik değildir. Ancak yargı mensupları bu sözü o kadar çok görüp duymuşlardır ki, benim gibi birçok yargı mensubunun aklına Meriç denildiğinde, köylüler, koyunlar, sabanlar; Bingöl denildiğinde ıssız kuytular, öksüzler, gözyaşları gelirdi. Adalet ihtiyacı gelirdi.

Bugün ise, Meriç denildiğinde aklımıza geçilmesi zor bir nehir geliyor, sınır geliyor, Ege geliyor; kaçmalar geliyor, can pazarları, ölümler geliyor. Bugüne kadar yüzlerce -binlerce değilse eğer- yargı mensubu hukuksuzluktan kaçış yolu olarak gördükleri bu zorlu yolculuğa çıktı. Yolda yaralananlar, yakalananlar, çocuklarını kaybedenler oldu; ölenler oldu.

İktidarın yargıyı tamamen kendine bağlamak için 15 Temmuz bahanesiyle tasfiye ettiği yaklaşık 5 bin hakim-savcıdan biriydi Cumhuriyet Savcısı İbrahim Gündüz.

Daha 36 yaşındaydı, Ege’nin karanlık ve soğuk sularına cansız bedenini bırakırken. Eşiyle birlikte çıktığı umut yolculuğunda, eşiyle birlikte boğularak can verdi.

Bir Cumhuriyet savcısını ölümü göze alarak böylesine tehlikeli bir yolculuğa çıkaran neden çok açık. Haberde “savcı, Ege, ölüm”  kelimeleri gözünüze çarptığı anda olayın muhtemel nedeni bir film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçiyor zaten: 15 Temmuz sonrası zirve yapan hukuksuzlukların acı sonla biten mağduriyetlerinden biri daha!

Ne çok acı birikiyor yüreklerimizde!

Cumhuriyet savcıları otoriter bir rejim kurmak için “iktidara tam bağımlı” olması gereken öncelikli meslek gruplarından biri.

Bilinen bir olayı yeri gelmişken bir kez daha anlatayım: Mahmut Esat Bozkurt “savcı” isminin “Cumhuriyet savcısı” olarak kabulünü önerir. Ancak Bozkurt’a, Atatürk’ün de bulunduğu bir ortamda çok sayıda kişiden tepki gelir. “Öyle ya” derler, “Neden sadece savcılara Cumhuriyet Savcısı denilir? Cumhuriyet başbakanı, CumHuriyet bakanı, Cumhuriyet müsteşarı, Cumhuriyet valisi, Cumhuriyet büyükelçisi olmuyor da, neden Cumhuriyet savcısı? Savcılara bu ayrıcalık neden?

Atatürk, Bozkurt’tan itirazlara cevap vermesini ister. Bozkurt, “Çünkü öyle bir zaman olur ki, cumhuriyeti korumak için başbakandan, bakandan, müsteşardan, validen, büyükelçiden bile hesap sormak gerekebilir. İşte o hesabı soracak olan Cumhuriyet savcısıdır” der ve öneri kabul edilir.   

İşte o hesap sorulmasın diye, Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli olan demokratik hukuk devleti ilkelerine aykırılıkların hesabı sorulmasın diye, Erdoğan Rejimi 15 Temmuz sonrası öncelikli olarak Cumhuriyet savcılarını tasfiye etti.

Rejimin her istediği kişi soruşturmalarla korkutulabilsin diye, tutuklansın diye, cezaevlerinde çürüsün diye, istenilen dozda korku istenilen dozda topluma enjekte edilebilsin diye tasfiye edildi Cumhuriyet savcıları.

Sadece ihraç ederek de bırakmadılar, gözaltına aldılar, tutukladılar, hücrelerde çürüttüler.

Hukuksuzlukta ellerini o kadar yükselttiler ki, AİHM hakimi Kuris’in 427 Hakim-Savcı Kararı’nda Türkiye ile ilgili dediği gibi: “Bir rejim haydut olmaya karar verirse, bunu büyük bir şekilde yapmalıdır. Ve eğer ‘büyük yaparak’ sorumluluktan kaçılabilirse, neden denemeyesiniz?

Rejim gerçekten de “çok büyük” yaptı!

Görevde sadece ‘emir erleri’ ya da hukuksuzlukları sessizce izlemekten başka bir şey yapmayacak olanlar kaldı.

Nitekim 17/25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarından sonra, yani son 7 yılda onca yolsuzluğa, suç çetelerinin ortalıkta cirit atmasına rağmen ucu Rejime dokunan bir tek soruşturmanın yapılmamış olması ve cezaevlerinin siyasi saiklerle tutuklanan insanlarla dolu olması tasfiyelerin amacına ulaştığının açık göstergesi.

İşte böyle bir ortamın mağduru Cumhuriyet Savcısı İbrahim Gündüz!

15 Temmuz’dan sonra tutuklandı. Tam 15 ay cezaevinde kaldı. 2018 yılının başlarında tahliye oldu.

Cumhuriyeti ve kurumlarını korumayı bırakın, kendini dahi koruyamayacak bir hale düşürdüler Savcı Gündüz’ü.

Rejim bu hukuksuzlukların doğrudan faili. Peki ya halk?

Halk ne Savcı Gündüz’ün “ben suçsuzum, yapılanlar hukuksuz, boğuluyorum” çığlıklarını ne de onunla aynı hukuksuzluğa maruz bırakılan 5 bin yargı mensubunun sesini duydu.

Savcı Gündüz, Ege’de değil, ömrünü hizmetine vakfettiği ülkesinde boğuldu. Cellat rolünde kendi meslektaşları vardı üstelik.

AİHM’nin 23 Kasım’da 427 Hakim-Savcı Kararı ile tüm dünyaya ilan ettiği, Türkiye’de 5 bin hakim ve savcının hukuksuzca tutuklandığını tescillediği kararı da Savcı Gündüz’ün “boğuluyorum” çığlığının duyulmasına yetmedi.

Daha nasıl bir ses çıkarabilirdi ki duyulmak için?

Boğdular Savcı Gündüz’ü! Yağsız urgan geçirdiler acımasızca ve kırdılar boynunu!

Problemin kendi sesinin desibelinde değil, insanların işitme yeteneklerinin kaybında olduğunu anladığında, ümidini kesti ülkesinden.

2 Aralık gecesi bir kaçakçıyla buluştu. Gece kapkaranlıktı, deniz geceden de karanlık. Eşiyle el ele tutuşarak bindiler tekneye. Boğuldukları ülkeden bilinmez bir umuda doğru yola çıktılar.

Savcı Gündüz ve eşi, kendi ülkelerinde boğuldular; cesetleri ise, Ege’ye atıldı!