Zamanında anlaşılamayanlar…

Dışişleri bakanının son yaptığı kıvrak açıklamalardan anlaşılıyor ki Türkiye, Suriye’deki Beşşar Esad yönetimi ile işbirliği yapmaya can atıyor. 5 Ağustos’ta Soçi’de yapılan görüşmede Putin Erdoğan’a Suriye’deki sorunların çözümü için Esad yönetimini adres göstermişti.

Şaşırdık mı? Hayır. 

“15 Temmuz’un finansörü” dedikleri Birleşik Arap Emirlikleri karşısında nasıl el pençe divan durdularsa, “katil” ilan ettikleri Suudi Prensi’ne nasıl tabasbus ettilerse, Suriye yönetimine de öyle temenna duracaklar…

Peki adama demezler mi “Bunca zamandır nerelerdeydin?” Öyle ya; bir zamanlar ‘Kardeşim Esat’ derken, birkaç yıl sonra aynı adamı ‘Katil Eset’ diyerek en büyük düşman ilan etmiştiniz. Hatta savaşa taraf olmuş, Esad’ı devirmek için Suriye’de ne kadar radikal grup varsa hepsine destek vermiş, silah yardımında bulunmuştunuz. Şimdi (sayenizde) hazine tamtakır kuru bakır olunca, bir zamanlar düşman ilan ettiklerinizin kapısını çalıyor, onlardan para dileniyorsunuz. İçler acısı halinizi anladık; lakin Türkiye’yi sürüklediğiniz maceranın hesabını kim ödeyecek? 

Sakın “Bu işin buralara geleceğini, iç savaşın bu kadar uzayacağını bilmiyorduk” demeyin. Oradaki politik denklemi ve denklem içindeki ülkelerin takınacağı tavrı hesap etmeden ucuz kahramanlığa soyundunuz. “Şam’da Cuma namazı kılacağız” deyip coştunuz, “Suriye Türkiye’nin iç meselesidir” diye bir jargon uydurup ateş çemberinin içine koştunuz. Bölgenin ne aktörlerini biliyordunuz ne faktörlerini.

Yine de bir şansınız vardı: Beklentisiz insanların dostça uyarıları.

Mesela Suriye ulemasından 1929 Cizre doğumlu Profesör Ramazan El Bùti, size bölge gerçeğini içeriden resmedebilmek için çırpınıp durdu. Haberler gönderdi, analizler yolladı. Kulaklarınızı bütün tavsiyelere tıkamış, muhayyel bir zafer sahnesinin komutanı olma sarhoşluğuna kapılmıştınız. Oysa merhum Bùti, bizden biriydi. Suriye’yi de iyi bilirdi, Türkiye’yi de. Akl-ı selime dayalı endişelerini (size de tercümanlık yapan) bir akrabasıyla ulaştırdı.  Özetle diyordu ki merhum, “Siz bu Eset ailesini tanımıyorsunuz. Silahlı mücadele girildiğinde bunlar yönetimi bırakıp gitmez. Bu ülkeyi ancak kültürel ve demokratik açılımlar düzlüğe çıkarabilir.”

Dinlemedi… Dinlemediler…

21 Mart 2013’te cami kürsüsünde vaaz ederken şehit edilen büyük alim, vefatından kısa süre önce Fethullah Gülen Hocaefendi’ye haber gönderdi. Suriye-Türkiye ilişkileri konusundaki kaygılarını ifade etti. Endişelerinin Erdoğan ve avanesine ulaşması için Hocaefendi’den yardım istedi…

Heyhat!

Fethullah Gülen Hocaefendi de aynı kaderi yaşıyordu. Suriye’nin demokratik bir kıvama erebilmesi ancak eğitimle, kültürle, diyalogla (ve en önemlisi sabırla) bir şeyler yapılabileceğini söylüyordu. “Suriye’den sürekli göçmen alarak problemin çözülemeyeceğini” hemen herkese anlattı Hocaefendi. Dönemin Başbakan yardımcısı Bülent Arınç’a, dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na ve daha nicelerine, savaş yanlısı Suriye politikasının büyük yaralar açacağını ifade etti.

Bir de somut bir öneride bulundu: İki dönem (8 sene) destekleme sözü verin Eset’e. Sonra demokrasiye geçiş takvimi yapmaya ikna edin. Ardından Kürtler, Türkmenler, Sünniler, Nusayriler, daha ne kadar etnik ya da dini grup varsa hepsini kucaklayacak ve temsil edecek bir parlamento inşa etmesini isteyin…

Aldığı cevap, koca bir hiç! Kahreden bir sessizlik. 

Açılım sürecinin başlarında Kürt sorununun çözümü için önerilerini paylaştığında da ‘Her şeyi biz biliriz’ havasında aynı bön bakışlı kibri görmüştü Hocaefendi.

Yıllar sonra sitem dolu üzüntüsünü Suriye özelinde şöyle dile getiriyordu Hocaefendi: “Hepsi de (söylediklerimizi) ellerinin tersiyle itti. ‘Bir vaizden nasihat alacak halimiz yok’ gibi tavırları oldu. Bunlar benim hatalarım. Haddimi bilmeyerek kendini çok büyük gören bu insanlara tavsiyelerde bulunmak herhalde zorlarına gitti, onurlarına dokundu…”

Aslında zora gidecek, onura dokunacak bir şey yoktu. O dönem demokrasinin bütün paydaşlarına karşı şöyle bir söylem geliştirmişti iktidar cephesi: ‘Madem o kadar iyi biliyorlar; gelsin parti kursunlar, halktan destek istesinler. Ya da bu işleri siyasetçilere bıraksınlar.’ Bunların demokrasiden anladığı bu kadarcıktı. Katılımcı ve çoğulcu demokrasilerde toplumsal sorunların sadece politikacıların işi olmadığını bilemeyecek kadar cahil bir topluluğa, ne sivil toplum kavramını anlatabilirsiniz ne de medyanın denetleme ve yol gösterme zorunluluğunu…

Sonuçta ne oldu; az gittik uz gittik dere tepe düz gittik. Bir de ne görelim: Savaş tamtamları ile bir ülkenin alev alev yakılmasına, iç savaşa sürüklenmesine sebep olanlar, yıllar önce kendilerine tavsiye edilen çizgiye doğru koşmaya çalışıyor. Tabi iş işten geçtikten sonra. Yani şehirler cayır cayır yandıktan, 610 bin kişi hayatını kaybettikten, 2 milyonu sakat kaldıktan, 13 milyonu yerinden yurdundan edildikten, başka ülkelere sığınmak zorunda kaldıktan sonra!

Demek ki neymiş? Onca yaşanan tarihi hadise, arkasında iki zümre bırakıyormuş: Olayları zamanında anlamayanlar. Diğeri de zamanında anlaşılamayanlar.

İşte tarihin tekerrür çarkı da tam bu noktada işliyor…