Nasıl bilirsiniz?

Nasıl bilirsiniz?

İsim vermeyecektim. Aklın, kalbin, zihnin, gönlün iyi, güzel, doğru, faydalı dediği her şeye düşman olmuş bir idarenin geride kalanlarına zulüm edebileceği endişesi taşıdığım için isim vermemeyi düşünmüştüm. Zulme kilitlenmiş, kendilerini iradi olarak zulme kilitlemiş insanlar meydanlarda dolaştığı için böyle düşünmüştüm. Kötü işler yapan iyi insanlar değil aksine kötülük düşünen, kötülük planlayan, kötülükle yatan kötülükle kalkan kötü insanlara fırsat vermemek istemiştim. Ama yazıya başladıktan sonra kararımı değiştirdim. Hayır dualarınıza vesile olur, ardından bir fatiha okumanıza sebep olur düşüncesiyle isim vereceğim. Tarihe mal olsun, gelecek nesiller zulüm deryasındaki bu damlayı da görsünler diye isim vereceğim.

Benden 5-6 yaş küçüktü. Yıllar öncesine dayanır tanışıklığımız. Üniversite yıllarında çok sık memleketime gittiğim zamanlarda tanışmıştık kendisi ile. Ortak dostlarımız vardı. Bir tanesi şimdi rahmeti Rahman’a kavuşmuş kuzeni idi ve bu ikisi arasındaki gönül bağı şâyân-ı dikkatti. Helal haram hassasiyeti zirvede bir insandı. Namazına ve niyazına düşkünlüğü çoklarını kendine hayran bırakırdı. Görev adamıydı. Üzerine düşen ne varsa, âh u vâh etmeden yerine getirir, ardından sessizliğe bürünür ve kayıplara karışırdı. Aferinler beklemezdi. Ucb içine girmediğini dışarıdan gözlemlemeniz mümkün olduğu gibi kibirli bir tavrı da hayatının hiçbir karesinde takınmadı. Abdullah yani Allah’ın kulu olmak ona yetiyor da artıyordu bile.

Onu benden daha iyi tanıyan, onunla yanyana yıllarca mesai arkadaşlığı yapan, birlikte sohbet halkalarına katılan kişilerin şahitliğiyle hiç kimse hakkında kötü konuşmazdı. Birisi bana “Ağzından gıybet denebilecek bir söz çıktığını duymadım.” dedi. İnanırım. Ben de öyle gördüm onu. Her zaman sükunet ve vakar içinde, temkinle davranan ve her halükarda itminana ulaşmayı hedeflemiş bir insandı.  Hani eskiler “Enderun Terbiyesi almış gibi” derler ya, aynen öyle hatta ondan öte, terbiyesi Enderun’u da geçmiş bir kişiydi.

Cemaatin şeytanlaştırılma süreci ile başlayan ve yaklaşık 10 yıldır devam eden zulüm düzeninin mağdurlarından biriydi o. Kanuni tahkikatı gerektirecek hiçbir suçu yoktu. Karıncaya ayak basmayan insanın ne suçu olabilirdi ki zaten. Ama Erdoğan ve suç ortaklarının rejimi işte bu insanı yıllardan beri hapiste tutuyordu. Yüzünden nur damlayan ve uzaktan bakıldığında Allah hatırlanan bu insan da kendisine verilen cezayı çekmişti. Gerçi o buna “kader” diyor ve sistemin ceza dediğini belki mükafat olarak görüyordu bilemiyorum. Yüzlerce kitap okumuştu içeride iken. Bununla yetinmemiş, bir adım daha atmış ve hafızlığını tamamlamıştı. Tahliyesine bir gün kalmıştı. Yakın çevresine çıkacağı tarihi soruyor ve ardından size bir sürprizim olacak diyordu. Belki de hissetmişti. Hapishane çilesinin tamamlanacağı son günde yakın çevresi ile adeta vedalaşır gibi güle oynaya zaman geçirmiş ve hepsine sıkı sıkı sarılmıştı. Meğer ki onun sürprizi hapishane sürgününün bittiği gün dünya sürgününün de biteceği gün imiş. Ani bir kalp krizi ile hayata veda etmişti. Dilinde Allah nidaları ile karşılamıştı Azrail’i.

Cenazesini sordum arkadaşlarıma. Ulu Cami’nin avlusu taşmış, kütüphane önüne kadar uzayan kalabalık bir kitle gelmiş. Polisler dedim. Dedi: “Resmi polis görmedim, sivil polisler elbette vardır ama kimsenin taktığı yoktu.” İşin en ilginç yanı da namaz sonrası imam efendinin “Nasıl bilirsiniz?’ sorusunun cevabında yaşanmış. Dedi ki o manzarayı bana aktaran dostum: “Binlerce insanın dolu olduğu stadyumu düşün ve tuttuğun takım için tezahüratta bulunuyorsun. Sesinin kısılacağını düşünmeksizin yırtınırcasına, dövünürcesine nasıl bağırırsın, aynen öyle o nasıl bilirsiniz sorusuna herkes avazı çıktığı kadar bağırarak öyle bir iyi biliriz dedi ki sesin yankıları her tarafa taştı.” “Neden?” dedim safa yatarak. Bir, onun tertemiz kişiliğinden, karınca incitmez efendi oluşundan. İki, milletin canına tak etmiş. Yeter artık bu zulüm diyordu insanlar iyi biliriz derken.”

Doğrudur. Birincisine diyecek bir şey yok zaten ama ikincisi için yeter artık demek yeter artık demekle mümkün. Yoksa musalla taşına yatmış ve hayatını hapishane duvarları arasında tamamlamış bir insana “iyi biliriz” demekle “yeter artık” denmiş olunmuyor. Onun yeri, şekli, muhatabı ayrı. Neyse girmeyeceğim bu konuya.

Döneyim ben o hâfız-ı kelâm kadim dostuma: Yolun açık olsun. Mekanın cennet, makamın âli olsun. Hapiste iken hıfzettiğin Kur’an yoldaşın, Hz. Muhammed (sas) cennette komşu ve arkadaşın olsun.

Kim mi bu talihli insan? Ramazan Açıkgöz. Ruhuna el-Fatiha