Cemaat, Türkiye’yi Unutmalı mı?

Cemaat, Türkiye’yi Unutmalı mı?

Bazıları bu tarz bir başlık altında yazılan bir yazının ne anlama geldiğini anlayamayabilirler ve insanlar, vatandaşı olduğu, doğup büyüdüğü, ailelerini geride bıraktığı bir vatanı neden unutsunlar ki diyebilirler. Konunun bizzat muhatabı olan kesimler içinse iki durum söz konusu olabilir. Kimi kırgınlıklarını aşamayıp ‘ne dönmesi’ kimi de ‘elbette dönerim’ diyebilir. Geldiğimiz noktada, yaşanan travmaların etkisiyle insanlar artık öyle kırılma noktalarına geldiler ki başlıktaki soruya verilen cevaplar arada gri tonlara bile mahal bırakmayacak şekilde adeta bir ‘evet-hayır’ düalizmine kaymış durumda.

Duygusal tepkilere son derece açık bir mevzu olduğu için konuyu salt duygusallığın ikliminden sıyırıp insanların içinden geçtikleri süreci daha genel bir bağlamda analiz etmek; onların ruh hallerini anlamaya çalışmak, ama aynı zamanda da sosyolojik, politik ve hatta ekonomik hakikatleri de kapsayan bütüncül bakış açıları geliştirmek daha faydalı bir yaklaşım olur. Yani mikro düzeyde bireyi anlamaya çalışmak; ama bireyin de üzerine çıkarak makro bakış açıları yakalamak gerekiyor.

Bu tarz bir yazı yazmanın bazı zorlukları var. Birincisi, bu yazı insanların hala duygusal travmalar yaşadığı ve yaralarının halen kabuk bağlamadığı bir zaman diliminde yazılıyor. İç kırgınlıklarını ve hayal kırıklıklarını henüz aşamamış kişiler ‘dönme’ eksenli bakış açılarına tepkililer. İkincisi, Hizmet Hareketi’ni yok etmeye yönelik soykırım hala tüm hızıyla devam ediyor ve bu soykırımın bir yan kol faaliyeti olarak da Hareket mensuplarının kişiliklerini, birliklerini ve grup aidiyetlerini yıkmak adına profesyonel yöntemlerle algı operasyonları yürütülüyor. Travmaların doğurduğu kafa karışıklıkları ve hayal kırıklıkları, öfkeler ve haksız eleştiriler ile daha da derinleştirilmeye çalışılıyor. Bazı insanlar zaten tehlike çanları ilk çalmaya başladığı anda hemen ayrıldılar. Kalan bazıları da travmalar yüzünden belli duygusal gelgitlerin ve duygusal kaosların eşiğinde dönüp duruyorlar.

Ancak Hizmet Hareketine bakış açıları ve duruşları nasıl olursa olsun insanların genel olarak birleştikleri bir nokta var. Süreç ile Türk halkının cehalet, vicdansızlık, ihanet, vefasızlık ve hatta ahlaksızlık boyutlarında yaşadığı çürümüşlükleri idrak ettiler ve bunun neticesinde de ciddi duygusal ve zihinsel erozyonlar yaşıyorlar. Yaşanan acı tecrübeler duygusal ve zihinsel fay hattı kırılmalarına ve dolayısıyla da toplumsal ve varlıksal birtakım sorgulamalar yapmalarına neden oldu. Kırgınlıklar, iğrenme ve nefret etme boyutlarına ulaştı. Bu insanlar muhafazakâr bile olsalar konulara da konumlarına da artık gelecek, ideal, İslam Hizmeti gibi daha genel perspektiflerden değil, şahsi hayal kırıklıkları, mağduriyetler, uğradıkları haksızlıklar, maddi manevi kayıplar ve içine düştükleri boşluklar pencerelerinden bakıyorlar daha çok.

Belki de son on yıldır konuştuğum veya sosyal medyada karşıma çıkan birçok insan, Türkiye ve Türk insanı ile maddi ve manevi bağlarını kopardıklarını, artık toplumun yaşadığı ekonomik sıkıntılar, hayat pahalılığı, yoksulluk ve yokluklar karşısında bile en ufak bir acıma hissi duymadıklarını, ülke ile de insanı ile de bağlarını kopardıklarını ve artık ülkeye hiçbir zaman dönüş yapmayacaklarını belirtiyorlar ki ben çoğunun bu söylediklerinde samimi olduğunu ve büyük ölçüde bunun gerçekleşebileceğini düşünüyorum. Hatta ülkenin yaşadığı ekonomik buhranlar karşısında ‘oh olsun’, ‘daha beter olun’ tarzı yaklaşımlar sergileyenler de var.

Bu duygusal kırılmalar, nefret ve hayal kırıklığı harçları ile karıştı ve artık kalplerde betonlaşmalar başladı, hisler köreldi. İşte tam da bu nedenlerle böyle bir dönemde bu tarz bir yazı yazmak riskli. Bazı insanlar bunu gereksiz görüyor. Bazıları ‘hala hayal mi görüyorsun’ diyor. Bazıları ‘insanlara boş hayaller ‘’satmayı’’ bırakın’ şeklinde hakaretamiz konuşuyor. Bazıları da ‘önceden neredeydiniz; zarar gördünüz diye hemen eleştiriyorsunuz’ gibi ifadeler kullanıyorlar. Bu tür yaklaşımların hatta daha fazlasının birçokları gibi ben de muhatabı oldum yıllardır.

Şimdilik şu kadarını söyleyeyim ki Türk toplumunun genel ahlaki ve sosyolojik kusurlarını gençlik yıllarımdan beridir ve yazı yazmaya başladığım 2007 yılından itibaren hep ele almışımdır. AK Parti dahil hiçbir partiye oy vermediğim gibi hiçbir zaman da güvenmedim. Hatta Nur Cemaatleri dahil her gruba karşı da kendimce hep mesafeli oldum. Yani süreçten sonra Türkiye’ye ve Türk insanına karşı içimde oluşmuş ekstra bir negatif bakış açısı, ön yargı; hatta nefret olmadı. Çünkü zaten toplumu da devlet sistemini de daha en başından beridir çok iyi tanıdığımı düşünüyorum. Hep ona göre yaşadım. Yirmi yıl önce ABD’ye geldiğimden beridir de yaşadığım toplumla kenetlenmeye çalıştım. Etrafımdaki insanlar hala deli gibi Türk futbolu takip ederken ve Diyanet takvimi dışında takvim kullanmazken ben onları bile silip atmıştım hayatımdan. Kısa ve öz olsa da artık yazarın bu konularda süreç sonrası yeni bir bakış açısı geliştirmediğini sanırım anlamışsınızdır. Diğer bir yönü de Hizmet kimliğimizle alakalı. Bu süreçte insanlar öyle duygusal kırılmalar ve tepkiler yaşıyorlar ki Hizmet adına en ufak bir savunma yapan insanı hemen fanatiklik gibi şeylerle itham edip küçümsüyorlar veya görmezden geliyorlar. Oysa ben süreç öncesinde “eleştiren” biri olduğum için itibar görmeyen, bazılarınca sevilmeyen bir insandım. Mesela, özellikle de bu konu bağlamında, AKP ile yakınlaşmanın yanlışlığı ve İslam’ın geleceğinin uzun vadede salt Türkiye halkı ile olamayacağı noktasındaki düşüncelerim ve sistemsel bazı yanlışlarımızı ifade etmelerim hep soğuk bakışlarla karşılanırdı. O insanların bir kısmı sürecin en başında hemen ayrıldılar ama bu sefer bizim gibiler hakkında “fanatik bağlı”, “sorgulayamaz”, “eleştiremez” tarzında yakıştırmalar yaptılar!

Yazarın yazıya kendi geçmişinden neler getirdiğine dair biraz malumat sahibi olduğunuz için konumuza devam edelim.

“Erdoğan ve Ergenekon’a bir iyi bir de kötü haber!” başlıklı yazıda konu ile alakalı olarak şunları söylemiştim:

“Erdoğan ve Ergenekon’un “FETÖ” söylemi ile süslediği soykırım yöntemleri ile Hizmet Hareketini ülkeden söküp atma çabaları sosyolojik hiçbir fayda üretmeyecek; sadece elinde kör bıçakla toplumun kemikleri ile etini kesip atmaya dönük çabalardır. Toplum, narkozun etkisinden bir an önce uyanıp tepki vermezse olacak olan tek şey kötürüm kalacak olan toplumdur; yeni bir toplum inşası kesinlikle değildir. Bu, sosyolojik olarak mümkün değil artık; hele de siyaset, devlet ve adalet sistemleri bu kadar yozlaşmışken… Kininiz, nefretiniz, yöntemleriniz hep var olacak. Bizlerse her daim onların karşısında hakkı, hakikati ve İslam’ın özünü yaşayıp yaşatan insanlar olarak hayata tutunmaya ve toplumu o yönde yeniden inşa etmeye devam edeceğiz. Evet! Hem de bunu sadece bulunduğumuz diasporadan değil, bizzat Türkiye’ye dönerek de yapacağız. Çünkü ne güzel İslam dinini alçak münafıklara ne de güzelim vatanı hırsızlara, yolsuzlara, sahtekarlara ve hainlere bırakmaya niyetimiz yok. Buna en başta inandığımız İslam dini müsaade etmez!”

Sanırım başlıktaki soruya cevap niteliğinde bir çerçeve artık oluşmuştur. Sizler halihazırda yaşadığınız travmaların ve kalp kırıklıklarının sıcaklığı hengamında duygusal ve zihinsel ikilemlere düşmüş olabilirsiniz. Demir bile dövülürken önce sıcak, yumuşak ve şekilsiz bir halde bir geçiş-dönüşüm süreci yaşar. Son şeklini, direncini, kuvvetini, keskinliğini ve nihayetinde gerçek fonksiyonunu eda edebilmesi için dövülme işleminin bitip – iç öfkesinin – soğutulması gerekir. Zaman ve yaşanan gelişmeler sizleri bu aşamaya getirecektir. Önemli olan sizlerin kendinizi duyguların ve gelişmelerin akışına ve belirsizliğine kaptırmamanız, bakış açılarınızı kendi kendinize bulandırmamanız ve kendinizden şüphe eden bir noktaya kalmamanızdır. Kendiniz olarak kalmaya, kendine güvenmeye, kendinizi geliştirmeye ve birlikteliğinizi korumaya endeksli yaşamaya devam edin ki demirci (zaman-kader) sizi en uygun şekli verecek tarzda dövebilsin. Zaten Ergenekon fitnelerinin amacı da sizin bu iç kuvvetinizi ve enerjinizi tüketmek, sizi sürekli depresif bir halde tutarak kendinizden ve geleceğinizden şüphe ettirmeye, sizi ümitsizliklerin bataklığına saplamaya çalışmaktır.

Bu dönemde yapacağınız şey mert bir şekilde karşılarına çıkıp onların iç korkularına körük basmaktır. Kur’an bile ‘asıl onların (münafıkların) kalpleri korku ile doludur’ mealinde sözler söylemiyor mu? Size kadın-çocuk demeden aşırı derecede zulmetmelerinin nedeni kendi içlerinde yaşadıkları derin korkulardır. Erdoğan ve Ergenekon çetelerinin görünürdeki ittifaklarının nedeni de birbirlerine hiç güvenmedikleri halde içlerinde yaşadıkları varoluşsal korkulardır. Türkiye’ye geri dönüp onlardan adalet önünde hesap soracağınız günlerin karabasanları ile oturup kalkıyorlar ve o öfke seli ile kalkıp zulmedecek yeni bir masum bulmaya çalışıyorlar, sırf kendilerini daha iyi hissedebilmek için. Yeni doğmuş bir Musa ihtimalini bertaraf etmek için şehirdeki tüm yeni doğmuş çocukları bulup öldüren Firavun ile aynı korku halini yaşıyorlar.

O nedenle bir yandan bulunduğunuz diasporada hızlı bir şekilde güçlenmeye devam edecek, birlikteliğinizi ziyadeleştirecek; ama sürekli olarak da nokta atışlarla onların algı operatörlerine, zulüm işleyen memurlarına ve hırsız-yolsuz liderlerine peşinizdeyiz, her şeyi kayıt altına alıyoruz ve bir gün gelip hırsızlıklarınızın ve soykırımlarınızın hesabını (adalet kılıcı ile) tek tek soracağız diyeceksiniz. Ve o günler geldiğinde de ülkenize dönüp hiç acımadan o hesapları tek tek soracaksınız. Bu, sizlerin milletinize ve İslam’a olan borcunuz, asla unutmamanız gereken idealinizdir. İslam sadece nefsin değil, toplumun da tamiri ve inşasıdır. Bugün cahil, vicdansız, ırkçı, yolsuz ve ahlaksız olarak gördüğünüz toplumu Peygamberin içinden ‘sahabe’ çıkardığı cahiliye toplumu olarak görmeli ve onu çakalların elinden alıp eğitmenin fırsatlarını kollamalısınız. Çünkü yıllar öncesinden böyle düşünen insanlar sizleri aynı şer düzeninin elinden çekip aldılar ve sahabe misal bir çizgide yetiştirmeye çalıştılar. Bu yaşanan travmaların ardından sizin de aynı vazifeniz farklı bir kulvarda devam edecektir. Kiminiz (belki de çoğunuz) artık iyice entegre olduğunuz diasporada kalarak bu çabalara destek olacaksınız, kiminiz de fiziksel olarak ülkeye dönerek bunu gerçekleştireceksiniz. Zalime de münafığa da soykırımcısına da yağız hırsızına da ağır bir tokat indireceksiniz.

Diyelim ki dünya üzerinde yaşanan tüm gelişmeler aksi yönde gitti ve siz bu hedefinize hiç ulaşamadınız. Kıyamet koparken bile elinizdeki fidanı dikin diyen bir Peygamberin (gerçek) ümmeti olarak sanırım bir toplum fidanı yetiştirebilmek adına kıyamete kadar bile olsa gayret göstermeniz gerektiğini de biliyorsunuzdur. Yeniden şahlanma vaktiniz ve artık uyanıp içine hapsolduğunuz travma ve duygu karışıklığı mağarasından çıkma zamanınız geldi!